Yet each man kills the thing he loves
By each let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with a flattering word,
The coward does it with a kiss,
The brave man with a sword!
Some kill their love when they are young,
And some when they are old;
Some strangle with the hands of Lust,
Some with the hands of Gold:
The kindest use a knife, because
The dead so soon grow cold.
Some love too little, some too long,
Some sell, and others buy;
Some do the deed with many tears,
And some without a sigh:
For each man kills the thing he loves,
Yet each man does not die.
Oscar Wilde
ingilizcesinin çok güzel bi ezgisi var ama şimdi anlamına daha bi hakim olabilmek için türkçesi:
Her insan öldürür gene de sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!
Kimisi aşkını gençlikte öldürür,
Yaşını başını almışken kimi;
Biri Şehvet'in elleriyle boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.
Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı;
Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür sevdiğini,
Gene de ölmez insan.
burda dursun bu arada sırada gelip okuycam. şiirin tamamı da bu linkten bulunabilir.
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=410
Pazar, Ekim 15, 2006
Cumartesi, Ekim 14, 2006
when i was child ...
sıcak bir gün olduğunu hatırlıyorum, evin önündeki erik ağacının altında, ki inanın o ağaca çıkma hakkı ve üzerindeki eriklerle ilgili dünya tarihinde olduğundan daha çok savaş yapılmıştır komşu çocuklarıyla. işte ben o ağacın altında gözlerimi kapatmış birini çağırıyordum, sadece yeterince çağırırsam geleceğine inanıyordum. bazen dikkatim dağılıyordu yani tam onu tam olarak çağırmaya konsantre olmuşken biraz önce kırdığım tabağın kalıntılarını iyice saklayıp saklamadığımı düşünmeye başlıyordum, annem geldiğinde kırdığımı görürse ... neyse neyse evet şimdi tekrar konsantre olalım, tabi bu esnada henüz 6-7 yaşlarında bir çocuğun aklından geçebilecek ve tabi geçmeyecek bir sürü şey geçip duruyordu zihnimden, diğer yandan da telepatik olarak onu çağırıyordum. çağırıyordum... çağırıyordum... hem ona bir süprizim bile olabilirdi evet ona söyleyecek şeylerim vardı, hemen gelmeliydi, yoksa bana karşı mı geliyordu hemen buraya gel diyorum sana!! lütfen gel! yani gelirsen çok sevinirim.. gibi çeşitli üsluplar kullanarak çağırdım çağırdıım ... bunların çok zaman aldığını sanıyorsunuz değil mi, aslında pek değil bir çocuğun zihinsel hızının bizlerden daha iyi olduğunu o zamanki benle karşılaştırdığımda dahi görebiliyorum dolayısıyla tüm bunların aklımdan gelip geçmesi 15-20 dk bulmaz. sonra gözlerimi açtığımda miyyv die bana doğru ilerleyen tekir kedimi gördüm, gelmişti! biliyordum!
ama işte tarihimdeki bu yanlış öğrenme bana tahmin ettiğimden daha fazlasına mal oldu. olur da daha...
tekiri onun için evden aşırdığım peynirle beslerken bi yandanda yine telepatik olarak konuşmaya devam ediyoruz:
" geç kaldın biraz nooldu?"
"çatı katını biliyorsun ordan çıkmam zor oldu, hem çok gürültülü sesini duymak zor oluyor tam kapıdan çıktım seni duydum koşa koşa geldim"
o günlerde bunları birine anlatıyor olsaydım bir çocuk psikoloğuyla tanışmak için üniversite zamanını beklemem gerekmiyecekti.
bu kedinin bir adı yoktu, tekir dememe bakmayın o yaşlardan sonra kedi cinslerine dair bilgimin artışı ile ilgili bir tanımlama bu. onu ben bulmuştum, küçüktü. sonra komşunun çatı katına çıkarıp bir yuva yapmıştık. bu yuva yapma işlerine mahallenin tüm çocukları katılır ama yinede kedi ya da köpek bir kişinin olur. bilirsiniz yemek götüren o olur, kucağında taşıyan, evden battaniyeleri götürdüğü için dayak yiyen bir kişidir ve o kişi bendim. ama bi ismi yoktu, sadece "var"dı. ona hiç seslendiğimi hatırlamıyorum... belkide hafızamın aldatmacası kimbilir...
ben onu çağırmıştım hiç kelime kullanmadan ve o gelmişti, biliyordum geleceğini demiştim bende içimden... o da bana miyyv demişti. kısa ve net!
sonra çok fena bitlendim, uzun bi süre annemin karantinasından çıkamadığımdan isimsiz kedimi büyüdüğünde göremedim bizim mahalleyi terketmişti sanırım, ben bi kaç kez daha o ağacın altında bekleyip onu çağırdım ama kimse gelmedi... biliyordum.
ama işte tarihimdeki bu yanlış öğrenme bana tahmin ettiğimden daha fazlasına mal oldu. olur da daha...
tekiri onun için evden aşırdığım peynirle beslerken bi yandanda yine telepatik olarak konuşmaya devam ediyoruz:
" geç kaldın biraz nooldu?"
"çatı katını biliyorsun ordan çıkmam zor oldu, hem çok gürültülü sesini duymak zor oluyor tam kapıdan çıktım seni duydum koşa koşa geldim"
o günlerde bunları birine anlatıyor olsaydım bir çocuk psikoloğuyla tanışmak için üniversite zamanını beklemem gerekmiyecekti.
bu kedinin bir adı yoktu, tekir dememe bakmayın o yaşlardan sonra kedi cinslerine dair bilgimin artışı ile ilgili bir tanımlama bu. onu ben bulmuştum, küçüktü. sonra komşunun çatı katına çıkarıp bir yuva yapmıştık. bu yuva yapma işlerine mahallenin tüm çocukları katılır ama yinede kedi ya da köpek bir kişinin olur. bilirsiniz yemek götüren o olur, kucağında taşıyan, evden battaniyeleri götürdüğü için dayak yiyen bir kişidir ve o kişi bendim. ama bi ismi yoktu, sadece "var"dı. ona hiç seslendiğimi hatırlamıyorum... belkide hafızamın aldatmacası kimbilir...
ben onu çağırmıştım hiç kelime kullanmadan ve o gelmişti, biliyordum geleceğini demiştim bende içimden... o da bana miyyv demişti. kısa ve net!
sonra çok fena bitlendim, uzun bi süre annemin karantinasından çıkamadığımdan isimsiz kedimi büyüdüğünde göremedim bizim mahalleyi terketmişti sanırım, ben bi kaç kez daha o ağacın altında bekleyip onu çağırdım ama kimse gelmedi... biliyordum.
Pazartesi, Ekim 09, 2006
kendi kendisi kendisinde de şizofrenik sohbetler bölüm bir
kendimi de bi köşede sıkıştırdım ee.. anlat bakalım diyorum görüşmeyeli...
- şöyle genişce yumuşakca rahat bir koltuk olsun da bilgisayar kullanıcılığının asri etkilerini sırtımdan uzak tutabileyim,
- bedeninle bu kadar haşır neşirsin demek son günlerde hı?
- değilim ki ağrıyor, cümleleri kesinleştirmekte üstüne yok. aynı zihinden beslendiğimize göre benim de eksiğim olmamalı.
- burada gülebiliriz birlikte keh keh gibi belki hıncal uluç'u taklit edip.
- düşündümde ben bu değerli gibi gülmeyi pek beceremiyorum bu tür durumlarda burundan çıkan kısa ve tek bir nefesi yeterli görüyorum, sıtmaya tutulmuşcasına nefes darlığı muzdaribi bu gülüştense.
- bu geceyi yazmaya adayıp, bu şizofrenik sohbete davet ederken kendimi, hıncal uluç'un cümle içinde kullanıldığı bir sohbeti hiç ummuyordum. işte hayat nelere kadir diyerek kadir inanırı da burada yersiz bi biçimde analım.
- bu şizofreniye katkı sağlıyacak başka bir konuğumuzsa taa ingilterelerden aramıza katılan morrisey beyler. kendileri "girlfriend in a coma, i know i know ... it's serious girlfriend in a coma, i know i know ...it's really serious " diyerek aramızdalar.
- böyle bilgece laflar edesim var, diğer yandan komik de bulmuyor değilim bu halimi.
- sevgili okuyucu, ancak hatırlıyorum seni, kendime güldüğüm zamanlarda belki; belkide gülmek için.insanın bir şahidi olmasa kendisine gülmesinin ne anlamı olabilir ... bilgelik diyordum evet hergün biraz daha tanıyorum kendimi inanmazsın en çok toplu taşıma araçlarında yeniden tanışıyoruz kendisiyle en çok da kendisinin kendisi ile karşılaşıyoruz.
- sonra aynalar var birde hani şu sirklerdeki komik aynalardan bir kısmı çarpık tanımalar, ışığın çarpılmış adaletinden çıkmış görüntülerim ağzım burnum zihnim, şimdi durup düşünüyorum da sevgili okuyucu o da ben değilmiyim. ışık benim üstümde kırılıp da aynanın şekilsizliğinde şekil bulmuyor mu?
banyodan gelen sesleri kontrol ettikten sonra sohbetimize kaldığı yerden devam ediyoruz, sadece borularda kalmış bir kaç damla suyun aksırmasıymış...
- ne bulmaya çalışıyorum acaba bi kazıya çıkmış da fenerini evde unutmuş şaşkın arkeologlar gibi, ilerliyorum ilerlemesine de bişe görecek gibi olduğumda, ki elimde fenerin olmadığını evde bıraktığımı da göz önünde bulundurursak oldukça görülmeye değer bişi olması lazım, kafamı çeviriyorum. hah işte şimdi tom waits'in sırasıdır bu geceyi poor edward'a üzülmeye adıyorum. ve tez hocamdan artık rüyalarıma girmemesini rica ediyorum, dudağımın kenarında az sonra orda olacağım diyen bir herpes ile ... ah dünya bir sahne de biz de oyuncularız öyle mi, herpes ne öyleyse a.q.? o da mı oyuncu...
- libero. bu kelimeyi bi ara cümle içinde kullanmalıyım futbolla ilgili bi terim olsa gerek, oo bugün yine libero günündesin!
- mezun olduğum sıralarda Yalom'un varoluşçu psikoterapisini okuyordum şimdi tekrar elime aldığımda kitabı 685'i sayfada bıraktığımı gördüm anlamsızlık başlığında. ne kadar da manidar. belki şimdilerde tekrar bu başlığın altını gözden geçirmeliyim.
- bugün çok libero günümdeyim, sözlükten şöyle bi gözden geçirdim ne demekmiş libero diye sezgisel olarak günün kelimesi seçtiğim libero'nun defansın arkasında oynayan adam, voleybolda ofansif yönü zayıf, savunma yönü yüksek, oyuna istediği zaman girip çıkabilen oyuncu manasına geldiğini gördüm sezgilere güvenmek lazım.
bu şizofrenik sohbetin geri kalanını yarın ki mesai durumunu göz önünde bulundurarak yastık ile aramda sürdürmeye karar verdim. darılmaca gücenmece yok! pazar gecesini pazartesiye bağlayan kişi ben değilim ki bu konuda dünya halkları birleşip bir itirazda bulunmalıyız pazardan sonra gelecek günü tayin etme yetkisinin elimizden kim almışsa tepesine binmeli. şiddet yanlısı değilim tamam ama ikna olmadığı takdirde ... pazardan sonraya yakışacak olan en güzel günün cumartesi olduğunu iddia ediyorum ve oylamanıza sunuyorum saygıdeğer dünya halkları ve tabi herkes bilirki cumartesiden sonrasına yakışacak en güzel gün de pazardır!
Cuma, Eylül 15, 2006
yerdeniz/ atuan mezarları

ged'in ağzından:
" 'ejderhaların konuşmayı kabul ettiği kişi' dedi adam, bir ejderha efendisidir; en azından meselenin esası bu. birçok insanın sandığı gibi bu, ejderhalara hükmetme ustalığı değildir. ejderhalara kimse hükmedemez. konu bir ejderha olursa akla gelen soru da hep aynıdır: seninle konuşacak mı yoksa seni yiyecek mi? eğer yiyeceğine değil de konuşacağına güvenebilirsen, işte o zaman bir ejderha efendisi olursun.' "
ursula k. leguin
Pazartesi, Eylül 04, 2006
dün dünse yarın da yarınsa bugün nedir?
günün ikinci sigarası, dünün kaçıncı bilmiyorum...
saat eylül'ü dört geçiyor...
şimdi ve buradayla ilgili tek düşündüğüm işte bunlar.
kesin özlü sözler söyleyen bir antik dönem bilgesiydi; geçmişle ilgilenenleri ahmaklıkla suçlamış şimdi ve gelecekle meşgul olanlara ise övgü dolu bi kaç laf etmişti.
fakat merakım, geçmiş ve gelecekle meşgul olanlar ile ilgili. peki bunların hali nice olacak, hem ahmak hemde zeki kriterlerinden puan alan bu arkadaşların artistik puanları nedir?
ben bol gönüllü davranılmasından yanayım 9.99 filan mesela?
o zamanın içerisindeyken sadece olması gereken oluyormuş gibidir de üzerinden bir gün geçmeyiversin böyle tılsımlı büyülü bir şeye dönüşür yaşanan. üzüntü vericiyse belki tılsımlı bi üzüntü çocukluktan kalma, mutluluk vericiyse şimdide asla yakalanmayan bi mutluluk. zaman eklendiği yaşantıyı olduğundan fazla bir hale getiriyor gibi, belki eksilterek hatırladığımızdan hep ya da eklediğimizden eksik kalmasın diye.
zaman algılarımla oynuyorsun!
peki olmamış olanı kurgulamaya harcadığımız zamana ne demeli, henüz zamanın eli değmemiş olan "olacak". hep daha korkutucu, daha heyecan verici daha bişe o "olacak"... tassavurlarımız hep olandan daha fazlasına doğru. herhangi birşey olduğundaysa olması gerekenden daha başka bir şey olmuyordur zira şimdiyle ilişkimiz ya henüz olmamışken yada geçmişte kalmışken kuruluyor. belki de buyüzden kurulmuyor.
eveet... bunca savunmadan sonra şimdiye sahip çıkamayan ahmakların bir üyesi olarak artistik puanımı bekliyorum.
Cuma, Eylül 01, 2006
okyanus ne kadar derindir?

okyanus ne kadar derindir?
cevap veriyorum, merak etmiyeceğim kadar derindir. zira tassavur sınırlarımın içinde olsa kesin merak ederdim ama değil.
hayır yamacına gitmiş boyumu aşmadan yüzmüş biri olarak söylüyorum bunları. insan okyanusta doya doya yüzemiyor arkadaşlar, şöyle bi açılayım karşıdaki kayaya sobe yapayım "ı ıhh" olmuyor bunlar hiç. hepimiz jaws'ı izlemiş 80 neferleri olarak iç huzurunu ancak "anaaam!! bişe geldi" deyip kaçabileceğimiz noktalarda bulduk.
hele ki kendisini plajlarda sumo güreşcisi olarak tanıtmamız için çeşitli pozlar veren arkadaşımız sertaç'ın ( evet sertaç'cım seni şöyle alalım) "şşş açılmayıın!" "şşş kime dioruum" tarzı uyarı ve öğütleri, anamızdan babamızdan uzakta gurbet ellerde olduğumuzu bize zerre hissettirmedi sağolsun.
ben ki akdenizin açıklarında bile denizin karaltısına bakıp aşşağıda kimbilir neler vardır "allam haaayır allaam" die kabuslar görme yeteneğine sahip biriyken, düşünün artık açıkta motorla ilerlerken neler düşündüm. jules verne'in denizler altında yirmibin fersah'ına mı gitmedim, ordan arzın merkezi'nede ineyim bari mi demedim. dedim evet bunların hepsini yaptım.
ah kendimi bi toparlasam aslında çok aklı başında bi insanım ben. ama okyanusun derinliği neymiş ne değilmiş merak etmiyorum gogılcım. okyanus dediğin, benim ayaklarımı karadan en fazla 30 cm kesen okyanustur, bu da 1.90'a tekabül eder. bu kadar derinlikte bana fazlasıyla yeter, artar bile. gerisi de meraklılarına ...
Salı, Haziran 06, 2006
ger! - çek!
gerçekle başım dertte ne yapsam bilmiyorum.
tüm bu hayat dediğimiz yuvarlanışın içinde "gerçek"le giderek her geçen gün daha az barışık bir eğilim çiziyorum. her yıl biraz daha olgunlaşıp adam olmam gerekirken kendimi en sonunda beş yaşındaki halimle bulmaktan korkuyorum. bi terslik var bu işte.
geçenlerde klinik psikolog bir arkadaşım bi vakadan bahsediyordu:
trajik bir aile yaşantısı sonunda ki bu aile yaşantısı gazetelerin üçüncü sayfalarına yaraşır,
bir abla ve kardeş babalarının kendilerine layık gördüğü karanlık bir odada yaşarlar, abla obsesyonları nedeniyle işinden olmuştur. temizlik obsesyonunu su kullanımına izin vermeyen babası nedeniyle deterjanla doğrudan temas halinde gidermeye çalışır. giysilerini, ellerini doğrudan deterjana yatırır.
" derisi pul pul olmuş. üzerinden ağır bir detarjan kokusu geliyor ama temizliği çağrıştırmıyor bu koku, leş gibi bir deterjan kokusu..."
elektrikleri de kesiyormuş akşam baba, akşam olduğunda öylece oturuyorlarmış abla kardeş.
erkek kardeşte karanlığın içinde kendine bi dünya kurmuş, bir sevgilisi varmış orda, mutlu olacağı bi dünya için ne gerekiyorsa.
" gerçek olmadığını biliyor ama 'orda mutluyum' dedi" ,
" ' siz ne yapardınız, gerçek dediğiniz şeyle mutlu değilim, mutlu olmak değilmidir amacımız, orda kendimi normal hissediyorum. çöplük olmadığımı, yaşadığımı....' dedi"
bi sessizlik çöktü arkadaşımla aramıza, öyle baktık birbirimize .
tüm bu hayat dediğimiz yuvarlanışın içinde "gerçek"le giderek her geçen gün daha az barışık bir eğilim çiziyorum. her yıl biraz daha olgunlaşıp adam olmam gerekirken kendimi en sonunda beş yaşındaki halimle bulmaktan korkuyorum. bi terslik var bu işte.
geçenlerde klinik psikolog bir arkadaşım bi vakadan bahsediyordu:
trajik bir aile yaşantısı sonunda ki bu aile yaşantısı gazetelerin üçüncü sayfalarına yaraşır,
bir abla ve kardeş babalarının kendilerine layık gördüğü karanlık bir odada yaşarlar, abla obsesyonları nedeniyle işinden olmuştur. temizlik obsesyonunu su kullanımına izin vermeyen babası nedeniyle deterjanla doğrudan temas halinde gidermeye çalışır. giysilerini, ellerini doğrudan deterjana yatırır.
" derisi pul pul olmuş. üzerinden ağır bir detarjan kokusu geliyor ama temizliği çağrıştırmıyor bu koku, leş gibi bir deterjan kokusu..."
elektrikleri de kesiyormuş akşam baba, akşam olduğunda öylece oturuyorlarmış abla kardeş.
erkek kardeşte karanlığın içinde kendine bi dünya kurmuş, bir sevgilisi varmış orda, mutlu olacağı bi dünya için ne gerekiyorsa.
" gerçek olmadığını biliyor ama 'orda mutluyum' dedi" ,
" ' siz ne yapardınız, gerçek dediğiniz şeyle mutlu değilim, mutlu olmak değilmidir amacımız, orda kendimi normal hissediyorum. çöplük olmadığımı, yaşadığımı....' dedi"
bi sessizlik çöktü arkadaşımla aramıza, öyle baktık birbirimize .
Perşembe, Haziran 01, 2006
dünyayı kurtarmak isteyen miskin adamın şarkısı
bütün dünyayı kurtarmak istiyorum.
kurtaramamanın nedeni; tembelliğim ve miskinliğim olsa gerek diye düşünüyorum. silkiniyorum silkiniyorum miskinliğimden kurtulamıyorum.
dünya kurtulamıyor.
hergece suçluluk duygusundan ölüp sabaha diriliyorum.
kurtaramamanın nedeni; tembelliğim ve miskinliğim olsa gerek diye düşünüyorum. silkiniyorum silkiniyorum miskinliğimden kurtulamıyorum.
dünya kurtulamıyor.
hergece suçluluk duygusundan ölüp sabaha diriliyorum.
Çarşamba, Mayıs 24, 2006
yaz geldi
yaz geldi. şimdilerde kendimi bir roman kahramanı gibi hissediyorum,
çok enteresan şeyler yaşadığımdan değil sümme haşa, zihnimde "kafasındaki garip düşünceleri umursamadan ayağa kalktı sanki biraz önce tüm bu garip şeyleri düşünen o değildi. gülümsedi. merhaba, dedi" gibi cümleler kuran bir üçüncü kişi oluştu.
giderek kalabalıklaşıyoruz bir yazarımız eksikti. "ilkokul öğretmenimin kemikleri sızlatıyorum heyhat!" diyerek kendi kendine güldü. bu kalabalıklaşma hadisesi hoşuna gitmiş gibiydi, hoşuna giden şeylerle dalgasını geçmeyi hep sevmişti. "alllam noluyooo yaaa" herşey giderek daha komik olmaya başlıyordu, hava sıcaklığının arttığı şu dakikalarda her şey bu binanın içinde dahi giderek komikleşmeye başlıyor diye düşündü. ne yapması gerekirdi bu çılgınlığı durdurmak için? insan zihnine bir üçüncü kişi yerleşirse bu üçüncü kişiden nezaketle gitmesi istenebilir miydi? peki birisinden gitmesini istemek, nezaket bunun neresinde olabilir, belki sizli biz li bir ifade biçimi. ama ya itiraz ederse ya gitmek istemezse o zaman bu duruma alışmaya başlamalıydı.
aslında zaten üç kişi olmak iki kişi olmaktan daha iyi olabilir ne zamandır senli benli oldukları diğeriyle oldukça can sıkıcı diyaloglar kurmaya başlamıştı şimdi bu üçüncü kendisini önemli biri gibi hissetmesini sağlıyordu. bahsedilen biri gibi, bahsedilmeye değer. evet bu halden hoşlanmıştı diğeri ne diyecekti bu duruma biraz endişeliydi. "sıcaktan olmalı tüm bunlar" diye düşündü akıllıca daha akıllıca düşünmeye zorluyordu kendini ama elinde değil üçüncü kişi tüm bu yaşantıları bir anlatıya çevirmekte ısrar ediyordu. bir zebani gibi tüm hayatını çalıp bir anlatıya çevirecekti. yaşanmamış anlatılmış "hayır, hayır! elbette böyle değil" dedi biraz rahatladı. koridordan bir parfüm kokusu geldi odaya, davet edilmemiş bir parfüm kokusu.. çicek kokularını ezelden beri sevmezdi. ağır, kadın kadın kokardı çicek kokulu parfümler belki bazı çicekler bu grubun içine girmemeli diye düşündü. giderek bu üçüncü kişiye alıştığını farketti kendinden böyle bahsedilmesi hoşuna gitmeye başlamıştı belki soğuk bişiler içmekten hoşlanırdı üçüncü kişi?
çok enteresan şeyler yaşadığımdan değil sümme haşa, zihnimde "kafasındaki garip düşünceleri umursamadan ayağa kalktı sanki biraz önce tüm bu garip şeyleri düşünen o değildi. gülümsedi. merhaba, dedi" gibi cümleler kuran bir üçüncü kişi oluştu.
giderek kalabalıklaşıyoruz bir yazarımız eksikti. "ilkokul öğretmenimin kemikleri sızlatıyorum heyhat!" diyerek kendi kendine güldü. bu kalabalıklaşma hadisesi hoşuna gitmiş gibiydi, hoşuna giden şeylerle dalgasını geçmeyi hep sevmişti. "alllam noluyooo yaaa" herşey giderek daha komik olmaya başlıyordu, hava sıcaklığının arttığı şu dakikalarda her şey bu binanın içinde dahi giderek komikleşmeye başlıyor diye düşündü. ne yapması gerekirdi bu çılgınlığı durdurmak için? insan zihnine bir üçüncü kişi yerleşirse bu üçüncü kişiden nezaketle gitmesi istenebilir miydi? peki birisinden gitmesini istemek, nezaket bunun neresinde olabilir, belki sizli biz li bir ifade biçimi. ama ya itiraz ederse ya gitmek istemezse o zaman bu duruma alışmaya başlamalıydı.
aslında zaten üç kişi olmak iki kişi olmaktan daha iyi olabilir ne zamandır senli benli oldukları diğeriyle oldukça can sıkıcı diyaloglar kurmaya başlamıştı şimdi bu üçüncü kendisini önemli biri gibi hissetmesini sağlıyordu. bahsedilen biri gibi, bahsedilmeye değer. evet bu halden hoşlanmıştı diğeri ne diyecekti bu duruma biraz endişeliydi. "sıcaktan olmalı tüm bunlar" diye düşündü akıllıca daha akıllıca düşünmeye zorluyordu kendini ama elinde değil üçüncü kişi tüm bu yaşantıları bir anlatıya çevirmekte ısrar ediyordu. bir zebani gibi tüm hayatını çalıp bir anlatıya çevirecekti. yaşanmamış anlatılmış "hayır, hayır! elbette böyle değil" dedi biraz rahatladı. koridordan bir parfüm kokusu geldi odaya, davet edilmemiş bir parfüm kokusu.. çicek kokularını ezelden beri sevmezdi. ağır, kadın kadın kokardı çicek kokulu parfümler belki bazı çicekler bu grubun içine girmemeli diye düşündü. giderek bu üçüncü kişiye alıştığını farketti kendinden böyle bahsedilmesi hoşuna gitmeye başlamıştı belki soğuk bişiler içmekten hoşlanırdı üçüncü kişi?
Cuma, Mayıs 19, 2006
havadan gelen suya gider
Çocukların meraba güle güle gibi başlangıç ve sonları rahatlatan sosyalleşme kelimelerine uzak olduklarını farketmişmiydiniz hiç? Öyle bişiler söyleyip sonra çekip gidebilirsiniz. Bugün mahallenin çocuklarıyla kediler köpekler vesaireler üzerine kısa yollu bir sohbete girmiş bulundum sonra artık gitme vaktim geldi dedi içimden bi ses fakat gitme vaktimi bu çocuklara nasıl bildireceğimi bilemedim.
"ee... öö... hadi görüşürüz çocuklaaaar!"
"............................" ( oralı bile değil fındık fareleri)
haa bu arada unutmadan laiklik elden gidiyor.
pencereden bağırıyor chp laik bla bla türk cumhuriyeti diye.. ne zaman kan kokusuna üşüşen köpek balığına döndüler başlangıçları hatırlamakta hep zorluk çekiyorum.
herhangi bir şeye uzun uzun bakınca sanırım uzay-mekanla olan bağı koptuğundan acaip bişiye dönüşüyor. mesela eller, uzun uzun bakınca ne manasız ne saçma ...beşe ayrılmış bir incir yaprağı gibi ki yine bir ara ayaklarıma bakıp marslı olduklarını düşündüğüm olmuştu.
herhangi bir nesneyle yakınlaştıkça - miyopik bir bakış açısı diyebilirmiyiz, evet öyle bir şey - yakını yakından göremiyoruz işte, uzaklaşmak lazım.
yakın uzaktan daha iyi görünür desem, bi biskrem versen.
"ee... öö... hadi görüşürüz çocuklaaaar!"
"............................" ( oralı bile değil fındık fareleri)
haa bu arada unutmadan laiklik elden gidiyor.
pencereden bağırıyor chp laik bla bla türk cumhuriyeti diye.. ne zaman kan kokusuna üşüşen köpek balığına döndüler başlangıçları hatırlamakta hep zorluk çekiyorum.
herhangi bir şeye uzun uzun bakınca sanırım uzay-mekanla olan bağı koptuğundan acaip bişiye dönüşüyor. mesela eller, uzun uzun bakınca ne manasız ne saçma ...beşe ayrılmış bir incir yaprağı gibi ki yine bir ara ayaklarıma bakıp marslı olduklarını düşündüğüm olmuştu.
herhangi bir nesneyle yakınlaştıkça - miyopik bir bakış açısı diyebilirmiyiz, evet öyle bir şey - yakını yakından göremiyoruz işte, uzaklaşmak lazım.
yakın uzaktan daha iyi görünür desem, bi biskrem versen.
Cuma, Mayıs 12, 2006
call me ishmael

"İshmael deyin bana. Bir kaç yıl önce - kaç yıl önce olduğu önemli değil - paramın azaldığı ya da hiç kalmadığı bir sırada, karada da beni ayrıca bağlayan hiçbir şey olmadığı için, biraz engine açılayım, bu dünyanın denizlerini şöyle bir göreyim dedim. Ben böyleyimdir; böyle bulurum sıkıntıdan kurtulmanın, uyuşan kanıma hız vermenin yolunu. baktım ki ağzımın tadı kaçmış, buruklaşmışım; baktım ki içime o soğuk kasım yağmurları çiseliyor, baktım ki durup dururken tabutçu dükkanlarının önüne dikilip kalıyorum ya da karşıma çıkan her cenaze alayının peşine takılıyorum; baktım ki içimi saran kasveti önleyemiyorum, o kadar ki, beni bazı ahlak ilkeleri durdurmasa, mahsus sokağa çıkarak, onun bunun şapkasını, bile bile başlarından kapıp yere atacağım - işte o zaman bir an önce denize açılmanın zamanı geldi derim kendi kendime. Tabancam, kurşunum budur benim. Cato, filozofça bir gösterişle kılıcının üstüne atar kendini. Bense sessiz sedasız bir gemiye binerim."
H. melville
Çarşamba, Mayıs 10, 2006
fantastik
İbrahim cevahir,
Bugün televizyonda kendisiyle tanışmış oldum bana daha çok fantastik bir karakter ismi gibi geliyordu meğer bir soyadıymış ancak memleket coğrafyasına yakışır bir fantastikliği de taşımıyor değil amca. Öncelikle sorulan soruları "neaa...! neaa...!" bile diyemeyen bir huzur evi yerleşimciymişcesine bertaraf ediişi var ki, deyme süpermen halt etmiş.
Efenim kendisi ne garip ki bir sosyal demokratmış, kalaycılıktan allahın yardımıyla işadamlığına kadar gelmiş. İlginç işte.
"Nasıl oldu cevahir bey bu yolculuk kalaycılıktan ...?"
"İnançla... allaha inanmakla ..."
Yüce allah bizim aileden esirgemiş yardımlarını, heralde diyorum benim gibi bir evlat doğuracaklarını elbette bildiğinden, yoksa kendi halinde inançlı insanlar bizimkiler de. Al sana bir suçluluk duygusu nedeni daha.
Devam edelim sosyal demokratmış cevahir amca CHP deymiş Atatürk'ten İnönü'ye olan aşkını şöyle bir anlattıktan sonra sosyal demokrat olduğunu tekrar tekrar anlatıyor. İşçinin, emekçinin son olarak da yetimin yanındaymış elbette tüyleri bitmiş ve bitmemiş olanları birbirinden ayırmış olduğunu düşünmüyoruz. Ancak nasıl olduysa sonra yolu ANAP'a düşmüş, Mesutcum çok ısrar etti diyor, ancak tabi ANAP’ın sosyal demokrat kanadını oluşturuyormuş sonraaa... her nasılsa AKP’ye düşmüş en son yolu şimdi de AKP’nin sosyal demokrat kanadını oluşturuyormuş. Voltranın kanat takımından cevahir amca, yolu hernereye düşse orda bir sosyal demokrat kanat oluşturuyor. Hatta hızını alamayıp Özal’ın da icraatları itibatiyle sosyal demokrat olduğunu söyleyiveriyor.
Şöyle bir düşündüm:
İyi bir politikacı- iş adamı- özet olarak, para babası olmak az kelam etmekten geçer, sorulan sorulara cevap vermemekten elma ile armutu toplamaktan geçer.
Bugün televizyonda kendisiyle tanışmış oldum bana daha çok fantastik bir karakter ismi gibi geliyordu meğer bir soyadıymış ancak memleket coğrafyasına yakışır bir fantastikliği de taşımıyor değil amca. Öncelikle sorulan soruları "neaa...! neaa...!" bile diyemeyen bir huzur evi yerleşimciymişcesine bertaraf ediişi var ki, deyme süpermen halt etmiş.
Efenim kendisi ne garip ki bir sosyal demokratmış, kalaycılıktan allahın yardımıyla işadamlığına kadar gelmiş. İlginç işte.
"Nasıl oldu cevahir bey bu yolculuk kalaycılıktan ...?"
"İnançla... allaha inanmakla ..."
Yüce allah bizim aileden esirgemiş yardımlarını, heralde diyorum benim gibi bir evlat doğuracaklarını elbette bildiğinden, yoksa kendi halinde inançlı insanlar bizimkiler de. Al sana bir suçluluk duygusu nedeni daha.
Devam edelim sosyal demokratmış cevahir amca CHP deymiş Atatürk'ten İnönü'ye olan aşkını şöyle bir anlattıktan sonra sosyal demokrat olduğunu tekrar tekrar anlatıyor. İşçinin, emekçinin son olarak da yetimin yanındaymış elbette tüyleri bitmiş ve bitmemiş olanları birbirinden ayırmış olduğunu düşünmüyoruz. Ancak nasıl olduysa sonra yolu ANAP'a düşmüş, Mesutcum çok ısrar etti diyor, ancak tabi ANAP’ın sosyal demokrat kanadını oluşturuyormuş sonraaa... her nasılsa AKP’ye düşmüş en son yolu şimdi de AKP’nin sosyal demokrat kanadını oluşturuyormuş. Voltranın kanat takımından cevahir amca, yolu hernereye düşse orda bir sosyal demokrat kanat oluşturuyor. Hatta hızını alamayıp Özal’ın da icraatları itibatiyle sosyal demokrat olduğunu söyleyiveriyor.
Şöyle bir düşündüm:
İyi bir politikacı- iş adamı- özet olarak, para babası olmak az kelam etmekten geçer, sorulan sorulara cevap vermemekten elma ile armutu toplamaktan geçer.
Salı, Mayıs 09, 2006
dia log

insan kendi kendine süper kahraman olur mu?
nerden baksan bu hayatın bir süper kahramana ihtiyacı var,
nükleik ortamlara maruz kalmış bir fil, süper fil
" o selpakta çalışıyo ama"
" doğru dedin, çok para ister o"
" hem süper kahraman bi fil evde su bırakmaz. bi daha düşünmeli"
" doğru, daha makul bi nükleik ortam mağduru bulmalı"
" hımm..."
" bütçeyi sarsmayacak kahramanlıklar olsun, belimizi doğrultucak kadar"
" elimizde bi sisyphos var"
Pazartesi, Mayıs 08, 2006
mukavvv a.
six feet under
bazen, ama herzaman değil, belki de iyiki herzaman değil,şimdi olduğum ruh hali içinde tarif etmeyi pek beceremiyeceğim bir şekilde kapılar açık kalıpta cereyan yaptığından çarpılırsınız.
iki kere iki gibi, beş kere yedi yada tam tersi
dünya babalarına benzememeye çalışan çocukların babalarına benzemesiyle
annelerine benzememeye çalışan kızların
açık kapılarının cereyanında salınarak eni sonu annelerine benzemesiyle dönüyor.
-pıst! barmen bana bi kadeh şarap, kırmızı olsun. adetim değil barda şarap içmek ama mademki adetleri bozmak istiyoruz. dünya dönerken bir kaç saniye durdu bu gece. ki anlayalım niye dönüyormuş.
üç beş yaşlarında bir çocuk adını şimdi hatırlamıyorum, tombulca herkesin yanaklarını sıkıştırmak isteyeceği gürbüz bir çocuktu. kendi etrafında dönmeden önce:
"herkes bi yerlere tutunsun!" diye bağırdı.
sonra kendi etrafında dönmeye başladı bizim tutunmamıza gerek yoktu oysa düşecek olan kendisiydi. sanırım o da babasına benzemiştir, artık sadece kendi gözleriyle görmüyordur dünyayı.
Pazar, Mayıs 07, 2006
bir bilmecem var çocuklar...
az söz söyleyerek uzun yolcuklara vesile lpg'li taxi, bilin bakalım ne?
" bir koru rüzgarlandı gögüs boşluğumuzda sanki "
" bir koru rüzgarlandı gögüs boşluğumuzda sanki "
Cumartesi, Mayıs 06, 2006
mutsuzluktan mutluluk öğrenilir mi?
anneler ve babalar kendi mutsuzluklarının faturasını sizin hayatınızda ödemeye çalışırlar.
bir çocuk annenin bedeninden kopup baba ocağına düştüğündeki ilk ağlamasıyla bir saha oluşturur, artık nasıl mutlu olunacağını kendi mutsuzluğunda öğrenen anne baba için.
soruyu sorup cevap vermeden gidiyorum: mutsuzluktan mutluluk öğrenilir mi?
bir çocuk annenin bedeninden kopup baba ocağına düştüğündeki ilk ağlamasıyla bir saha oluşturur, artık nasıl mutlu olunacağını kendi mutsuzluğunda öğrenen anne baba için.
soruyu sorup cevap vermeden gidiyorum: mutsuzluktan mutluluk öğrenilir mi?
Pazartesi, Mayıs 01, 2006
hayat tekrarları sever

1.50 boylarında küçücük bi kadın girdi içeri. çekingen adımlarla. ne kadar güvensiz bakıyor bana. kırılgan bi sesi var. küçücük bi kadın sesi de küçük.
"buyrun şöyle oturabilirsiniz"
kızı yanlış düşünmüş, aslında çok istemiş onun doğmasını hatta doktora gitmiş günlerce çok seviyormuş kızını. bir tek flörte karşıymış. yalan söylemiş kızı çok üzülmüş. ablası istedi diye doğduğunu düşünmüş kızı oysa çok yanlışmış, isteyerek doğurmuş cansu'yu.
"ablası BAL'da okudu, ders yönünden hiç şikayetimiz olmadı".
ablası daha akıllı. annesinin ablasını daha çok sevdiğini düşünmüş cansu.
"cansunun uydurmaları işte" onaylasam ah bi onaylasam onu uydurmuş işte desek.
o kadar özenli ki kelimeleri seçerken, çok güvensiz. alışık değil, bir yabancıyla böylesine konuşmaya. iyi bir intiba da bırakmak istiyor belli ki. ama işte girdiği ilk andan kızının adını andığından beri saydam gözleri. bir su perdesi var gözlerinde onun ardından konuşuyor. acaba yaşlılıktan mı böyle gözleri. ne kadar güvensiz. akvaryum gibi gözleri kapalı ve sulu. gözleri de sesine benziyor.
"ben 1953 doğumluyum, bizim zamanımızda ...." annemden daha yaşlı, annemin de gözleri böyle akvaryum olur bazı bazı.
"seni doğuracağıma taş doğursaydım." yorulmuş belli, ondan belki çıkmış ağzından bu sözler.
ben pek konuşmam diyor, küsermiş kırılınca konuşmazmış. bu aralar daha çok sinirlerini kontrol edememeye başlamış.
"küserim ben genelde" gülümsüyor bana.
"sabah kalkıp onlara kahvaltı hazırlamam" yine akvaryum oldu işte gözleri. küsünce kahvaltı hazırlamıyor.
ablası varmış, dersleri hep çok iyiymiş ablasının. ablası "Fen Lisesinde ingilizce öğretmeni". "babannem en çok ablamı severdi" gezmeye götürürmüş babannesi ablasını
"uzun süre gelmezlerdi"
ablası demişki " daha önce hiç söylememiştin" gülümsedi.
"pek söylemiyorum işte"
" ama hala kırgınsınız..." şimdi akvaryum taşıcak
" kırgın... değilim...üzgünüm..." bir şey arıyor odada, kurtarsın onu bu akvaryum taşmasın.
"babannemi çok severdim." gülümsüyoruz.
evet severdi, onaylıyorum onu içimden. babannenizi severdiniz. cansu annesini severdi.
" ben vaktinizi aldım........" gidiyor.
bir yabancının önünde ağlayamaz. gitmeli kapıya doğru ne kadarda küçük bir kadın. kalçaları genişlemiş, gençken güzelmiş belli. alımlı bir yüzü var. arkasını döndü şimdi kapıdan titrek adımlarıyla kayboldu.
hayat tekrarları sever!
Cuma, Nisan 28, 2006
aşk tesadüfleri sever
aşk'ın beyanatı: "sevmezmiyim beaa! sevmezmiyim uleeen! yirim!"
dinledim albümü sonunda. hiç bi albüme vermediğim bi kıymetle sözlere tek tek bakarak "kim yazmış bunun sözünü","bu hangi parçaydı yau.." derken "anaa! bu temple of the king mi? aa!" dierek dierek sek sek sekerek dinledim. nitekim sevdim baştan sona. duygusal olarak müslüm gürses'e yatkınlığım zaten malum.
diyorum ki böyle farklı olanın biraradalığı neredeyse muhteşem birşey. mesela klasik müzikle jazz'ın birlikteliği, sonraaa.. arabeskle rock'ın, etnik olanla modernin, doğu ile batının, kuzey ile güneyin... uyumsuzluğun uyumu denilebilir mi acaba buna. aslında ben dedim bile. takım elbise altına spor ayakkabı giymek gibi bir uyum benim dediğim yeşille kırmızı gibi. yau çok güzel işte.
dinledim albümü sonunda. hiç bi albüme vermediğim bi kıymetle sözlere tek tek bakarak "kim yazmış bunun sözünü","bu hangi parçaydı yau.." derken "anaa! bu temple of the king mi? aa!" dierek dierek sek sek sekerek dinledim. nitekim sevdim baştan sona. duygusal olarak müslüm gürses'e yatkınlığım zaten malum.
diyorum ki böyle farklı olanın biraradalığı neredeyse muhteşem birşey. mesela klasik müzikle jazz'ın birlikteliği, sonraaa.. arabeskle rock'ın, etnik olanla modernin, doğu ile batının, kuzey ile güneyin... uyumsuzluğun uyumu denilebilir mi acaba buna. aslında ben dedim bile. takım elbise altına spor ayakkabı giymek gibi bir uyum benim dediğim yeşille kırmızı gibi. yau çok güzel işte.
Çarşamba, Nisan 26, 2006
içlibo
küçükken babamın ota boka gözlerinin sulanmasına bir anlam veremezdim. iyice yaşlandı bu adam derdim. bok yemişim ben. meğer neler geçiyormuş aklından adamın...ah ulan ahhhh....
tatlıses olmayan ibo esenlikler diler.
tatlıses olmayan ibo esenlikler diler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
