Cumartesi, Haziran 23, 2007

topukladım

arkadaşların teker teker evlendiği yaşlara geldik artık, fakat ilk evre son buldu "herkes evleniyo allam nolucak" şimdi ikinci evre olan evlenen ve bana ayakabı çanta ve bilimum amaç yönelimli alışveriş yapma zorunluluğu yaratan arkadaşlarıma kızgınlık evresine geçtim. şu hayatta uyuz olduğum bir şey varsa o da bu amaç yönelimli alışveriştir, otobüs beklemeye benzer ki beklemekten ne kadar nefret ettiğimi de çeşitli vesilelerle anlatmışımdır. otobüsü bekleyip dururken duraktan bi sizin otobüs geçmez, mağaza mağaza dolaşırsınız binlerce hoş şeyle karşılaşırsınız ama bunlardan hiçbiri ihtiyacınıza hitap etmez, ya kıçı başı bozuktur ya numarası yoktur ya rengi illa bi sanci bi gam bi kasavet bi sinir bi delilik bir ... o yüzden mümkün olan alışveriş stillerinden en çok başka yapcak bişiyiniz olmadığı zamanlarda şöyle bir vitrinlere bakarken "hımm... evet... hoş evet... işte bu o!" diye kasaya doğru ilerlenilen stili tercih ediyorum beni bu anlamda mağdur eden tüm arkadaşlarıma sinirleniyorum evet!
ayrıca 2007'nin topuklu ayakkabı aldığım tarih olarak kayıtlara geçmesini istiyorum.

Pazar, Mayıs 20, 2007

bazı şeyleri ikinci kez yapmayı sevmiyorum, okuduğum bir kitabı tekrar okumayı, izlediğim bir filmi tekrar izlemeyi, aldığım bir dersi tekrar almayı, anlattığım bir şeyi tekrar anlatmayı, sorduğum soruyu tekrar sormayı ... sanki zaman kaybediyormuşum bu tekrarı yaparken yapılabilecek yeni bir şeyi yapmıyormuşum gibi. belki de vejetaryen kasabın öyküsünden farksız bi şekilde ...
bazı şeyleri tekrar tekrar yapmaksa sanki onları daha güzel hale getiriyor, sevişmek, daha önce başkalarıyla gittiğim bir yere yeniden gitmek, bir şarkıyı dinlemek, gülmek ...

filmler tekrarını yapmaktan hoşlandığım şeyler arasında sayılmaz pek ama tekrar izledim.

"- You know what I do when I feel completely unoriginal?
- What?
- I make a noise or I do something that no one has ever done before. And then I can feel unique again even if it's only for like a second. "

Salı, Mayıs 15, 2007

dünyanın en güzel şarkısı

dünyanın en güzel şarkısı, baharda dinlemenin ayrı bir keyfi var. hiç bir şey olmayıp insanın sadece kendi olmasından duyduğu şey, ney işte bişey süper ama ... bu şarkı bana hep uzun süren işsizlik döneminde hala daha neşesini, hayata bağlılığını ve hayallerini kaybetmeyen sevgili arkadaşım S.'yi hatırlatır. bir istanbul akşamı yada sabahı henüz kahvaltımızı yapmışken, evet evet öyle... nina çalıyordu kanepenin bir köşesinde ben diğerinde S. "çok güzel bu ya..." "hımm evet."
o zaman tam ne kadar güzel olduğunu anlamamıştım yani bu kadar güzel olabileceğini. kulağımda hiç bir boka sahip değilim diye yırtınırken nina omuzlarımın dikleşeceğini, gözlerimin içinde bir gülümseyle başımı yukarı kaldırıp akıp giden kalabalığa baktıracağını, got my boobs dediğinde çok şükür dedirtip keyiflendireceğini, i've got my freedom derken adımlarımın güçleneceğini i got the life derken tarif edilmez bir duyguya kapılabileceğimi henüz farketmemiştim.



ain't got no home,
ain't got no shoes
ain't got no money,
ain't got no class ain't got no skirts,
ain't got no sweater ain't got no perfume,
ain't got no beer ain't got no manain't got no mother,
ain't got no culture ain't got no friends,
ain't got no schooling ain't got no love,
ain't got no name ain't got no ticket,
ain't got no token ain't got no godwhat about god?
why am i alive anyway?
yeah, what about god?
nobody can take away
i got my hair, i got my head
i got my brains, i got my ears
i got my eyes, i got my nose
i got my mouth, i got my smile
i got my tongue, i got my chin
i got my neck, i got my boobs
i got my heart, i got my soul
i got my back, i got my sex
i got my arms, i got my hands
i got my fingers, got my legs
i got my feet, i got my toes
i got my liver, got my blood
i've got life , i've got my freedom
i've got the life and i'm gonna keep it
i've got the life and nobody's gonna take it away
i've got the life



21.04.2003 tarihinde yeterince yaşamış olarak hayata veda etti nina simone.

http://www.youtube.com/watch?v=GUcXI2BIUOQ

Pazar, Mayıs 13, 2007

"onemli olmayana onem vermekten vazgecilseydi, varolmak tumuyle imkansiz bir girisim olurdu." cioran
bugün hayli eğlendirdi bu laf beni hatta yarıldım desem yeridir.

Cumartesi, Mayıs 12, 2007

bir parça basma pazen

bazen sanki gerçek değilmişcesine iyi hissedersiniz.

bazen clarkent süpermen olmuştur.

bazen seni seviyorum kelimesi bütün evrende aynı anlamdadır kara delikte bile...

bazen evrende başka bir güç olduğunu tüm iliklerinize kadar hissdersiniz.

bazen yanlışsız bir hayatın beraklığındadır zihnin.

bazen kaygı antartikada +31 dereceyi görmek gibi olanaksızdır.

bazen yaşadığınız kent dünyanın en güzel şehridir.

bazen dünyanın en güzel şarkısı şu anda çalıyor olandır.

bazen ılık, soğuk herneyse işte o rüzgar sinbadın yelkenini dolduran rüzgarın aynısıdır.

bazen tüm hayaller herşey olacağına varır durağındadır.

  • konuyla ilgili olarak: "hayatlarını clarkent olarak sürdüren süpermenler gibiyiz" metüst

Pazar, Nisan 29, 2007

bi dilek ...

- bi dilek tut.
- tuttum.
- neydi?
- bi mucize diledim, olur musun?

Çarşamba, Nisan 25, 2007

titrerim mucrim gibi baktikca istikbalime

kimseye etmem sikayet aglarim ben halime
titrerim mucrim* gibi baktikca istikbalime
perdi-i zulmet** cekilmis korkarim ikbalime***
titrerim mucrim gibi baktikca istikbalime

çocukluktan bir anı:

annem ve babamın şimdi neden olduğunu hatırlamadığım bir tartışmasının ardından annem gidiyorum ben dedi. yeşil iki kişilik koltuğun üzerinde ben ve babam annemin gidişini izledik. üç beş yaşları olsa gerek. bir de şarap bardağı vardı. kendimi en kötü hissettiğim zamanlarda o koltuğun üstündeki yeşil anı canlanıyor zihnimde. annem bir süre sonra döndü uzun bir süre değildi, belki 15 dk sonra, ama ben hala benden vazgeçmiş olduğu o anla başetmeye çalışıyorum.

şimdi bir yetişkinim. zamana eskisi kadar güvenmiyorum.

*mucrim = suçlu
**perdi-i zulmet = karanlık perdesi
***ikbal= baht

Pazartesi, Nisan 23, 2007

hulk'a sesleniş

"kediler başka evrenlerden haberler getiren telefonlardır"
j. cortazar.

bir sigara bir kahve içimi sizlerleyim sevgili okuyucum, okuyucularım. uzun zaman öncesine dayanır bu olmayanla konuşma eğilimim. ilkokul sıralarında "kendi aranda konuşma" uyarılarına hedef oluşumun müsebibi bu olmayan ya da henüz olmayan diyelim ( fakirin umudu) dinleyicilerle konuşma eğilimi biliyorum ki pek peşimi bırakmayacak gibi...

o yüzden ara sıra böyle bir halka (belki de hulk) sesleniş halinde buluyorum kendimi... geçenlerde bir arkadaşım darbe olsun başında da sen ol diye isteğini dile getirmiş idi tabi bu istek savaşalım ama orduları sen komuta et demek gibi yani savaşmayalım sevişelim demenin başka bir şekli.

şimdi yapmam gereken şeyleri erteleyip de geçtiğim klavye başında geçenlerde farketmiş olduğum bir kaç mühim şeyi yazmaya niyet etmiştim, fakat sevgili okuyucu tamamen unuttum. ki bu büyük adam olamıyacağımın da garantisidir. ne zamanki not tutmayı öğrenip aklımdan geçenlerin geçip gitmesine izin vermemeyi başaracağım işte o gün biz ...

bir kahve falı:

bir adamla tanışıcam ve onunla yurt dışında yaşamaya karar vericekmişim üç vakte kadar, tabi tezimi layıkıyla teslim ediyorum sora, kalabalık bir ortama giriyorum filan kalp gözü açık bir başka şahıs benim hakkımda önemli bir farkedişini aktarıyor ki bu beni acaip etkiliyor ve mesleki anlamda ve hatta özel hayatıma dair bi takım önemli kararlar almama vesile oluyor sora, henüz neresi olduğunu bilemediğim bir yabancı memlekette önemli başarılara imza atıyomuşum ve efenim taa buralardan duyuluveriyomuş.

bunu da buraya unutmayayım diye yazdım zira gerçekleşirse kendisini önemli bir falcı olarak halka takdim edeceğim, olmaz ise de muhtemelen kendime küfür edicem hadi bakalım üç vakte kadar şu tezi teslim edeyim sora hepinizi salonda çok sevicem sevgili okuyucumlarım.

son olarak kediler, okuyucu başka bir evrenin graham bell'leridir.

Pazar, Nisan 15, 2007

yoksa ben zurna mıyım?

bu varoluşsal soruyu insan ara ara kendine soruyor itiraf edin!

Cumartesi, Nisan 14, 2007

araf

aklım beni rasyonel olmaya davet etmediğinde yada bu daveti büyük bir hırçınlıkla geri çevirdiğimde ...

hakketmiyorum, yeterince naif, yeterince mütevazi olmadığımdan, tamahkarlığımdan, olduğum(n)dan daha fazla şey sandığımdan, çelişkilerimden, kararsızlıklarımdan, masallara inanacak kadar naif olmayı da masallara sırtımı dönmeyi de beceremediğimden, beceriksizliğimden. olmayan ülkeye inandığımdan ve inanmadığımdan hakketmiyorum.

artık 28 yaşındayım yani bir zamanlar insanların ne olucaksın sorularına verdiğim cevabı olduğum yaştayım, öyle miyim oldum mu? olabilecek herşey oldu mu?

bi gün dünyanın bir köşesinde başına gelebileceklerin başına gelmesini bekleyen biri yani sadece biri olduğumu kabul edebilecek olgunluğa erişebilecek miyim?

Pazar, Nisan 08, 2007

hachidan

yamato ensemble dinliyorum parçamızın ismi hachidan kimbilir ne demek japonca ama iyi bişi demek değilmiş gibi geliyo bana. fuji'nin tepelerinde kaybolmuş bir adamdan bahsediyor olabilir... kurosawa filmlerinden bildiğimiz kıyafetleriyle düşe kalka, kara bata çıka, sislerin arasından can hıraş yürüyen bi adam canlanıyor gözümde zaten hava soğuk bunun kafasının yarısı saçsız haliyle üşüyor bere filan yok. tabi bozar japon'u, o kıyafetlerle yürümek desen hayli zorlu iş...
şimdi bu japon öyküye biraz orhan gencebay sosu bulamak istiyorum. fujiden iniyor adam sevdalısına doğru, harcamış kılıcıyla bi sürü namussuzu ( na-mu su-zu) hanım da yeşil çay yapmış bekliyor samurayını fakat hanım kızımızla savaşa gitmeden evvel yaşadıkları "bırak bu işleri, evinin samur-ayı ol" cağrısına "memleket sevdası"nın bir başka oluşunu açıklama yoluyla tersleyen kahramanımız şimdi fuji'den aşağı inerken "ya evde yoksan" gerginliği yaşamaktadır soğuk kıyafetler ve alnın açıkta kalan kısmının verdiği gerginliğin üstüne.

çok acıklı bi parça üzülüyorum ben bunu dinlerken hatta üzüleyim diye dinliyorum çoğu zaman.

ya evde yoksan, ya gelirse, ya ararsa, ya yazarsa, ya gitmişse, ya yoksa, ya hiç olmamışsa ... adamımızı hiç fuji'ye çıkarmadan verelim bu olasılık "ünlem"lerini yine oturup bu parçayı, neyse o çaldıkları yaylı alet, şimdi adını da bilmiyorum ama kanunla sitar biraz da arp sentezi o aletin her bir telini aynı bu şekil tek tek çeker. hayattan olasılık cümlelerini kaldıralım, sayısal lotodan medet umanlara "i'm de sorry so sorry" demek istiyorum pişkince, evet tüm ilişkiler deterministik olsun ve fakat laboratuar koşullarındaki gibi gerçekleşsin a uyarını b ye her koşulda ve durumda neden olsun bu kadar kafa karışmasın olasılık belirtilmesin, kombinasyonları matematik müfredatından kaldıralım 2 kere 2 sadece dört edebilsin adamda evine gittiğinde sıcak yeşil çayını içsin.

bulsam bi yerden koyacaktım linkini mamafih bulamadım.

Pazartesi, Nisan 02, 2007

kişisel manifestom

  • dünyada varolduğunu hissetmek için tüketmek zorunda değilsin bazen tüketmemek seni daha çok var yapar.
  • herhangi bir konu hakkında rijit fikirler edinme, bu hayatını zorlaştırmaktan başka işe yaramaz.
  • hayatında "asla ..." diyerek başlıyacağın cümleler olsun ama bilki bunlardan bir kaçını zaman zaman görmezden geliceksin.
  • ucuza gitme, kendini, insanları hayatı ucuz yollu tanımlamaya çalışma.
  • seinfeld karakterlerinden biri değilsin, bir şey yapma güdüsünü kaybetmemen gerek.
  • tembellik yapmayı kendini geliştirmek sözkonusu olduğunda ertele ama sakın tembellikten vazgeçme.
  • kendi varlığına güven, bundan bahsederken "kendine güvenmek" gibi bir popcorndan bahsetmiyorum. diyorum ki yaptığın, yapacağın, yapmak istediğin şeylerin bir anlamı olduğuna inan. varlığına, varoluşuna güven.
  • varoluşunun işe yaramasını sağla, senin için, sevdiklerin için.
  • yavaş ol, karar verirken.
  • dürtülerini kontrol etmeyi öğren.
  • yeterince istemediğin şeyleri, "aman ne olucak" diye yapma.
  • ne istediğini bilmiyorsan bile ne istemediğin hakkında etraflı bir fikrin olsun.
  • herhangi bir şey iki günden daha fazla ertelenemez, buna artık ertelenme denmez haberin olsun.
  • bu yazdıklarını abartma ama uçup gitmesine de izin verme.

bu manifestoyu bir süre önce kendimden ilhamla kendime yazmış idim, şimdi tekrar tekrar hatırlıyayım kendimden uzaklaşmayayım diye burda ...

Cuma, Mart 23, 2007

dil dilim dilimimiz

bazen konuşmamak en iyisi ama malesef çözüm değil.
kavramlar, kelimelerin zihnimizdeki anlamları o kadar farklı ki bir kelimenin beni götürdüğü yer ... ağzımdan çıktığı anda diğerini götürdüğü yer, arasında sonsuz varyasyon anlaşılmayı bu kadar imkansız kılmasına rağmen yinede anlaşabiliyo olmamız bir mucize gibi. ki bu durumda antik dönem nihilistlerine selam ederim.
gösteren ve gösterilenler zinciri arasındaki bilinemezlik ilk defa benim dikkatimi çekiyor değil elbette saussure daha önce, çok çook önce dem vurmuş bu imkansızlıklar arasındaki imkandan. birbirimize en ulaşabildiğimiz yer burası kelimelerle kurduğumuz yalan yanlış dünya.
zaman ve mekandaki bağımsızlığımızla beraber dile daha bağımlı bir hale geldik. bu yüzden onu daha stabil hale getirmek için uğraşımız daha standart, daha herkes tarafından anlaşılır hale getirmek, ama işte sözcükler de kendi hürriyetleri için savaşıyorlar ve hep daha uzak bir yeri tarif ediyorlar.
geçenlerde otobüs durağında, beklemek için yerleştirilmiş taburelerden birinin altında gençlik yıllarını yaşayan bir kedi günlük kişisel bakımını gerçekleştirip tüylerini yalıyordu, henüz 3 yaşlarında bir ufaklık annesinin elelrinden kurtulup benim bacaklarımın hemen yanında yere çöküp seslendi:
- kediii kediiii kediiiiii !!!
- henüz ismini bilmiyor ama o .
- (sessizlik) .......... kediii... kediiiiiii....

Çarşamba, Şubat 14, 2007

Kendi aramda konuşucam







Sevgililer günün kutlu olsun. Bunlar da hediyelerim.

Cumartesi, Ocak 20, 2007

bugün benim doğum günüm hem yastayım hem paslıyım la la la ...

28 yıllık bir değerlendirme yazısı yazmayı uygun gördüm, 28 yıldır yaşıyorum sevgili okuyucum dile kolay biliyorum "yirmi sekiz" ama zihne zor... hangi kısmından sonra saymaya başladım tam olarak hatırlamıyorum, ama yılları saymadığım saydıkça bıktığım usandığım zamanlar oldu. ikişerli saydığım, geriye doğru saydığım, çeşitli aritmetik oyunlarla bu sayma işine heyecan katmaya çalıştığım... ama ... matematik affetmiyor eşitir 28 le başbaşa kalakalıyoruz.
"ee ... 28 yıl yaşadın da ne oldu?" denilecek olduğunda verilecek ahım şahım bir cevabımın olmamasının ezikliğini bu yıl daha bir hissediyorum 2007' yi başından itibaren sevmedim desem 2006, bana farklı davrandın sanki deyip beyanımı ciddiyetsizlikle itham edebilir ama bunu kendisinin çok bilmişliğine veriririm!
yıllarla beraber kalabalık duygusuyla yalnızlık duygusu birbirinden ayrılmayan birşeye dönüştü okuyucu ... hala ölmek için çok erken yaşamak içinse hayli yorucu hayat, hala yapılacak çok şey, yapacak çok az enerji var, hala tembelim ve hala kendi kurgularımın naifliği içinde saftirik olimpiyatlarında gümüş madalyaya adayım, hala yüzümde ergen sivilceleri beliririyor, hala zamanla ilişkim okyanusta bir saldan farksız devrik ve uygunsuz...
"hala"lardan sonra gelelim "artık" kısmına artık yeni bir şey yok!

Cumartesi, Ocak 06, 2007

acısıyla tatlısıyla

bi zaman bi yerde söylediğim gibi kendimize duymaktan hoşlanacağımız şeyler söyleyen arkadaşlar edinip ardından onların acı söyledikleri ana ulaşırız ve dost deriz. dost acı söyler, hayatımızın sıradanlığını hatırlatırlar sanki kendileri bu sıradanlığı bozan yegane şey değilmişcesine. neden? sıradanlığa hapsettiklerinden kendilerini. sanki kendimi sıradan olmaktan kurtardığım zamanlarda dostlarımı düşünmüyormuşcasına, sıradan olmayı yakıştırırlar bize, kendilerine... sanki sıradanlıktan kurtulmamımızın tek yolu birbirimizi özel kılmamız değilmişcesine... sanki selim'in turgut özben'i olmasa selim sıradanlığın abidesi olabilirmişcesine.

Pazar, Aralık 03, 2006

nezaket romayı yakarsa

kendimi çoğu zaman şener şen'in namussuz namuslu'sunun ilk evresindeymiş gibi hissediyorum ki şu günlerde ikinci evreye geçme hissim oldukça arttı.
nezaket sadece takvim yapraklarında günün kız ismi olarak önerilen bir isim değil elbet, iyi kötü karşılaştığım herkesi layık gördüğüm bir davranış biçimi aynı zamanda. bundandır ki asla ve kata birinin suratına telefon kapatmışlığım, ne bilim kötü kokan birinin yanında burnumu tıkamışlığım olmamıştır fakat şimdi düşünüyorumda... e ee... iyi mi yapmışım burnumu kapatmadığım için midem bulandı o gün de saçma sapan beslendiğim için otobüsten indiğimde kusmak üzere kalakaldım belki, telefonu suratına kapatmadığım için muhtemel telefon benim suratıma kapatıldı, çalan her telefonu açtığım açmamanın ayıp olacağını düşündüğümden kimbilir ne saçma sohbetleri ne lüzümsuz zamanlarda yapmak zorunda kaldım, meşgule düşürüp de geri aradığım kim olduğunu bile bilmediğim insanlar yüzünden telefon faturama extradan kaç kontör eklendi, gecikmiş maaşımı almak için sürekli aramanın domuzluk olacağını düşünüp nassa ararlar bi durum olursa diye düşündüğümde muhtemel maaşımı domuz olan diğerinden yaklaşık üç ay sonra almışımdır. şimdi yine nezaket olsun diye muhtemel dedim, diyorum... siz nezaketi boşverin kaldırın o muhtemelleri ayniyle baki deyin.
nezaket hakkındaki fikirlerim bir kız ismi olarak çok kötü bir isim olduğu yönünde sonrasi romayı da yakalım!

Perşembe, Kasım 30, 2006

bir aşk öyküsü

tuğçe emreye aşık,
emre okulun sevimli popüler çocuğu; biraz haylaz, biraz duygusal. tuğçeye ailesinden bahsediyor kimseyle konuşmadığı gibi, anne babası boşanmış emre'nin uzakta bir yerde babası. tuğçe'lerin evde bazı problemler var boşanmayı düşünüyor anne ile baba tuğçe'yi emre teselli ediyor .

odama ilk geldiğinde, nasıl buldu o cesareti merak ediyorum şimdi, sevimli yüzü kızarmıştı biraz. "ben. bişiden bahsedicem. ben. size." diye başladı, "dinliyorum" dedim. "ben. şeyy.. bizim sınıfta bi çocuk var. şey ben emre işte hocam." başka bişey demesi gerekmedi. gülümsedik karşılıklı. onunki biraz utangaç benimki görmüş geçirmiş.
"söylemelimiyim sizce" ... " yani söyleyip kurtulmak istiyorum bazen."
"başka türlü bakıyo bana, bazen yani hissediyorum biraz sanki o da ..."
"bazen çok kötü hissediyorum, gelip soruyo neyin var diye. diyemiyorum ki senin yüzünden. nası diyeyim kii..."

tuğçe, kırmızı yanaklı pembe dudaklı bi kız. hafif balık etli, çok güzel saçları var sonra sesinde onu çok sevimli yapan küçük bi aksan var. çok içten, öyle kendini saklayamayan gözleri var. okulun en haylazları bile tuğçe'yi çok seviyo. tuğçe iyi kız, elinden geldiği sürece herkese yardım eder. en büyük istediği öğrenci değişim programıyla yurt dışına çıkmak, yazmayı seviyor ingilizceyi seviyor, güzel müzikler dinliyor. çok özel küçük bi kız tuğçe.
emre'nin bir tuhaf davranışları var " bi tuhaf davranıyo sanki hocam",
bazen gözlerinin içine içine bakması bazen bakamaması, " yani ne biliyim, kafasını eğiyo önüne" hepsinin bi anlamı var onda.

bi gün statda bir gösteri için bulunduklarında yağmurun altında omuzlarından tutup gözlerinin içine bakmış emre, neyin var demiş bir kaç sn öyle durmuşlar. "çok çok güzel bi andı hocam"

"tuğçecim emre'nin seni farkedebilecek olgunlukta olduğunu pek sanmıyorum, ama farketseydi kendi için çok iyi bişe yapmış olurdu biliyomusun."
öyle küçük ki suratı, yanakları kirazlaştı iyice, gözleri sulandı.
"bazen öyle üzülüyorum ki olmayacak olması o kadar kötü kii."

bir kaç haftadır görüşüyoruz tuğçeyle şimdilerde çok mutlu, daha çok vakit geçiriyorlar emreyle, sinema klübündeler beraber bi yazı yazıcaklar dergiye, ingilizce çalıştırıyo ona, dışarda vakit geçirecekler belki...

"şey olmaz dimi hocam, yani insan arkadaşıyla sinemaya gider dimi, yani dergiye yazı yazıcaz sonuçta"

Pazar, Ekim 15, 2006

the ballad of the reading gaol

Yet each man kills the thing he loves
By each let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with a flattering word,
The coward does it with a kiss,
The brave man with a sword!
Some kill their love when they are young,
And some when they are old;
Some strangle with the hands of Lust,
Some with the hands of Gold:
The kindest use a knife, because
The dead so soon grow cold.
Some love too little, some too long,
Some sell, and others buy;
Some do the deed with many tears,
And some without a sigh:
For each man kills the thing he loves,
Yet each man does not die.
Oscar Wilde

ingilizcesinin çok güzel bi ezgisi var ama şimdi anlamına daha bi hakim olabilmek için türkçesi:

Her insan öldürür gene de sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!
Kimisi aşkını gençlikte öldürür,
Yaşını başını almışken kimi;
Biri Şehvet'in elleriyle boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.
Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı;
Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür sevdiğini,
Gene de ölmez insan.

burda dursun bu arada sırada gelip okuycam. şiirin tamamı da bu linkten bulunabilir.
http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=410

Cumartesi, Ekim 14, 2006

when i was child ...

sıcak bir gün olduğunu hatırlıyorum, evin önündeki erik ağacının altında, ki inanın o ağaca çıkma hakkı ve üzerindeki eriklerle ilgili dünya tarihinde olduğundan daha çok savaş yapılmıştır komşu çocuklarıyla. işte ben o ağacın altında gözlerimi kapatmış birini çağırıyordum, sadece yeterince çağırırsam geleceğine inanıyordum. bazen dikkatim dağılıyordu yani tam onu tam olarak çağırmaya konsantre olmuşken biraz önce kırdığım tabağın kalıntılarını iyice saklayıp saklamadığımı düşünmeye başlıyordum, annem geldiğinde kırdığımı görürse ... neyse neyse evet şimdi tekrar konsantre olalım, tabi bu esnada henüz 6-7 yaşlarında bir çocuğun aklından geçebilecek ve tabi geçmeyecek bir sürü şey geçip duruyordu zihnimden, diğer yandan da telepatik olarak onu çağırıyordum. çağırıyordum... çağırıyordum... hem ona bir süprizim bile olabilirdi evet ona söyleyecek şeylerim vardı, hemen gelmeliydi, yoksa bana karşı mı geliyordu hemen buraya gel diyorum sana!! lütfen gel! yani gelirsen çok sevinirim.. gibi çeşitli üsluplar kullanarak çağırdım çağırdıım ... bunların çok zaman aldığını sanıyorsunuz değil mi, aslında pek değil bir çocuğun zihinsel hızının bizlerden daha iyi olduğunu o zamanki benle karşılaştırdığımda dahi görebiliyorum dolayısıyla tüm bunların aklımdan gelip geçmesi 15-20 dk bulmaz. sonra gözlerimi açtığımda miyyv die bana doğru ilerleyen tekir kedimi gördüm, gelmişti! biliyordum!
ama işte tarihimdeki bu yanlış öğrenme bana tahmin ettiğimden daha fazlasına mal oldu. olur da daha...
tekiri onun için evden aşırdığım peynirle beslerken bi yandanda yine telepatik olarak konuşmaya devam ediyoruz:
" geç kaldın biraz nooldu?"
"çatı katını biliyorsun ordan çıkmam zor oldu, hem çok gürültülü sesini duymak zor oluyor tam kapıdan çıktım seni duydum koşa koşa geldim"
o günlerde bunları birine anlatıyor olsaydım bir çocuk psikoloğuyla tanışmak için üniversite zamanını beklemem gerekmiyecekti.
bu kedinin bir adı yoktu, tekir dememe bakmayın o yaşlardan sonra kedi cinslerine dair bilgimin artışı ile ilgili bir tanımlama bu. onu ben bulmuştum, küçüktü. sonra komşunun çatı katına çıkarıp bir yuva yapmıştık. bu yuva yapma işlerine mahallenin tüm çocukları katılır ama yinede kedi ya da köpek bir kişinin olur. bilirsiniz yemek götüren o olur, kucağında taşıyan, evden battaniyeleri götürdüğü için dayak yiyen bir kişidir ve o kişi bendim. ama bi ismi yoktu, sadece "var"dı. ona hiç seslendiğimi hatırlamıyorum... belkide hafızamın aldatmacası kimbilir...
ben onu çağırmıştım hiç kelime kullanmadan ve o gelmişti, biliyordum geleceğini demiştim bende içimden... o da bana miyyv demişti. kısa ve net!
sonra çok fena bitlendim, uzun bi süre annemin karantinasından çıkamadığımdan isimsiz kedimi büyüdüğünde göremedim bizim mahalleyi terketmişti sanırım, ben bi kaç kez daha o ağacın altında bekleyip onu çağırdım ama kimse gelmedi... biliyordum.