Cumartesi, Mart 22, 2008

şemsi'ye

gökyüzünde bir haftadır bir tehdit halinde dolaşan kara bulutlar sadece bir tehdit olmaktan çıktı bugün, gerçi bahsettiğim hafta içinde de yağdığı olmuştu ama beni dışarda yakalayamamıştı hiç. işte bugün yakaladı. annemden ısrar ederek aldığım şemsiyeyi de bugün kulanma fırsatım oldu, fakat şemsiye kullanmakta nerden baksanız araba kullanmak kadar zorlu bişi. açıkcası şemsiye deneyimim taşımakla ilgili üşengeçliğimden pek fazla yok, bi kere oryante olmak zor, ne kadar yer kapladığımı kestiremediğimden çeşitli kazalara sebebiyet vermekten endişe ediyorum. birinin gözüne şemsiyeyi sokmak bir başka şemsiyeli ile çarpışmak vs gibi kazaralara neden olmak benim için çok olası. kaldı ki şemsiye kullanan insanları, altında bende eşlikçi olarak bulunmuyosam pek sevmiyorum. genel olarak şemsiyeli insanlar bu bahsettiğim oryantasyonsuzluktan muzdarip olduklarından onların oryantasyonsuzluğunu telafi edecek manevraları sizin yapmanızı bekliyorlar, herhangi bi çarpışma anında da " önüne baksana" gibi bir yüz ifadesiyle cık cık layarak uzaklaşabiliyolar. benimde böle yetenekleri kazanmam gerek eğer bir şemsiye kullanıcısı olmaya karar verirsem.
elimde şemsiye ile, şemsiyeyinin sapını dik açı oluşturcak bi biçimde tutarak, yürürken şemsiyeyi ilk olarak icat edipte kullanan aklı evvel üzerine düşündüm. kendisi bi ingiliz aristokratı olan zat ilk defa londra sokaklarında kullanmaya başladığında şemsiyeyi "deli mi ne" diye herkes dönüp bakmış. ben de olsam aynı şeyi yapardım dedim kendi kendime, hatta elimde şemsiye ile yürürken dahi... böle dik açıyla şemsiyeyi tutup yürümek nerden baksanız komik bişe. işlevsel olduğunu gözardı edemeyiz elbette ama itiraf edin komik bişe işte.
bi de şemsiye kullanan insanlar ki bende onlardan biri olucaksam, dükkan altlarından yürümemeli, yürüme sahasının bu kısımlarını biraz düşünceli olup şemsiyesi olmayan yayalara bırakmak gerek. hem zaten bu dükkan altlarında şemsiyeliler için kaza olasılığı mekan darlığından artıyo ancak insan kolay kolay şemsiyesiz günlerde edindiği alışkanlıklardan kurtulamadığından dükkan altlarından yürüme davranışı alabildiğine düşüncesizce devam ediyo buna bi dur denmesi lazım!
bugün doğacak ingiliz ve türk kızları için uygun bi isim olabilirmiş gibi şemsiye/umbrella .

Çarşamba, Mart 19, 2008

yalancılar ve mumları hakkındadır

Şöyle kelebek formunda ağır ölçekli bir gözlüğüm olsaydı da hafif üstünden kaşlarımı kaldırıp en sevmediğim şey diyerek başlasaydım…

Küçükken çok yalan söylermişim, bir kaçını hatırlamıyor değilim, hayal gücünün geniş bir yer kapladığı aslında dünya üzerinde hiç bulunmamış olmamış şeyler üzerine yalanlardı bunlar daha çok. Bir diğer kısmı da bizimkilerle ilgiliydi. Anne-babası sorunlar yaşayan bir çocuk izlenimi vermek istemediğimden ya da işte bi şeyler diğer çocuklara göre yanlış olduğundan doğrusunu hayal etmek ve böyle aktarmak işime gelidiğinden diye düşünüyorum şimdi. Karşılaşsak şu ufaklıkla zamanda bir kırılma yaşansa da, öncelikle onun için üzüldüğümü söylerdim sanırım “üzgünüm çakil tüm olanlar ve olacaklar için” …

Her neyse öncelikle hayal gücümün bir eseri olan yalandan sonra nasıl vazgeçtim hatırlamıyorum ama hayatımı kolaylaştırmak için bile küçük yalanlar söyleyemez hale geldim bir çeşit inat belki… Şimdilerde geç kaldığımda müdüre mümkün olduğunca az kelime kullanarak ve kesinlikle inandırmaya çalışmayarak, aslında sizde biliyorsunuz işte sormayın bana bunu dercesine kaza varmış, sifon patladı gibi geç kalmamı mazur gösterecek şeyler söyleyebilir oldum. Bilirsiniz annelere tüm gerçekler anlatılmaz fakat yalan söylemek konusunda da prensip karar almış biri olarak, bunu ne zaman yaptım bilmiyorum, yalan söyleyemeyeceğimden söz konusu yumuşak karın noktalarından hiç bahsetmemeyi bir çeşit dürüstlük olarak yorumlamayı tercih ettim annemle ilişkimde de. Fena bir yol değil zaten bu karşılıklı bilip de bilmeme oyununu ikimizde iyi oynuyoruz.

Üniversitenin ilk yılında görme engelli bir çocukla tanışmıştım, yalan olduğu hiç şüphe götürmeyecek öyküleri öyle içtenlikle anlatıyordu ki bunlar için çok zaman harcadığı belliydi. Söz gelimi bir şekilde sokakta kaldığı bir gün, soğuktan korunmak için bir köpeğin karnını deşmesi ve böylelikle ısınması gerekmiş (London’ın Alaska’da altın arama hikayelerinden birinde geçiyordu böyle bir şey). Nezaketle öykülerini dinlediğini hatırlıyorum, nezaketin yanında bir çeşit üzüntüyle… Onun için yalan pratik bir fayda yaratmıyordu elbette, ya da hayatını kolaylaştırmaya neden olmuyordu muhtemelen bir şekilde okuduğu şeyleri zihninde kendi öyküsü haline getiriyordu, öyküler Henry Millerlaşmaya başlayınca tanışıklığımızın mesafelenmesinin de zamanı gelmişti.

Pek çok işe yarıyor yalan yeni bir dünya kurmana, yeni bir ben yaratmaya bir de sosyal esnaflık diyebileceğimiz faydaları var tabi, sosyal ticareti geliştiriyor diyebiliriz belki.

Sabah ilk işi alkol ihtiva eden bir sıvıya uzanmak olan ve çantasında her daim alkol bulunan bir arkadaşım tüm yeteneklerine rağmen ki bana hediye ettiği şiiri hala bir yerlerde durur, bir çeşit kadri bilinmemiş ya da kadrini bildirememiş Edip Canseverdir. Onun için yalan alkolizmini meşrulaştırmaya yarıyordu. Sevgilisinin intiharının ardından duyduğu suçluluk diyebilirdiniz alkolizmini açıklamak için, oysa anlatırken gözlerinin ve gözlerinizin dolmasına neden olan bu öykü hiçbir zaman gerçekleşmemişti. Ama bir acıya ihtiyacı vardı geçmişinde, bu halini makul kılacak, görmediği yerleri anlatırdı hiç gitmediği yerleri, İzmir’in dışına muhtemel bir iki kez o da biri kolundan çekerek götürdüğünden çıkmıştı. Hayatını kolaylaştırıyor muydu evet, hem kendisi hem başkaları için, sıradan biri olmaktan çıkıyordu acı çeken birine dönüşüyordu, bir cesaretsizden harcanmış bir yeteneğe, bir alkolikten görmüş geçirmiş birine yalan işine yarıyordu ve biz arkadaşları yalanlarını nezaketle dinliyorduk biz dinledikçe o yalanlarına daha çok inanıyordu.

Daha gündelik pratiklerde de işe yarıyor tabi yalan, karşınızdakinin istediği gibi görünmeye, işte buna esnaflık diyebiliriz belki. “Çürük olmasın ama” dediğiniz manavın “bizde çürük olmaz abla ayıbettin” diyerek çürükleri kakalaması gibi… Naapmalı ? “aha da bu çürük” die feveran mı etmeli “du bakalım nereye kadar gidecek” diye bekleyip en sonunda “düşündüm de ben saksıda yetiştirmeye karar verdim” deyip uzaklaşmalı mı?

Ne hissedeceğimi bilemiyorum yalan karşısında, işin kötüsü galiba yalan olanla olmayanı ayırt etmek konusunda da hiç fena değilim. Yalanı fark ettiğim için utanıyorum bazen birisinin mahrem hayatına izinsizce girmişim gibi, fark etmemeye çalışıyorum o zaman bunun için özel bi çaba göstererek. Bazense kızgınlık, aptal yerine koyuyor beni diye, bazen kırgınlık bunu bana nasıl yapabilir diye, en çok üzüntü neden böyle bir şeye ihtiyacı var ki diye …

Cumartesi, Ocak 19, 2008

umut gailesi

ben kimim sevgili okuyucu? sen kimsin peki kendini bu sorunun muhatabı kabul ediyorsun?
dilimi sevdiğini söyledi okuyucumlarımdan biri ki; kendisi elif şafak'la birlikte umut vaadeden yazarlar ketegorisinde yer almış hala daha umut vaadetmeye kitaplığındaki koca paragrafın içerisindeki adı soyadıyla birlikte devam ediyor. bazılarımız umut vaadetmek için ortalıkta varoluyor olamaz mıyız, her umudun gerçekleşmemesi için değil miydi tanrılar dağındaki mücadele... öyleyse bazılarımız umut vaadetmeye devam edecek, varoluşumuza dair gerekçemiz bu diyerek.

Cuma, Ocak 11, 2008

birtakım insanların sait faik'i ya da sait faik'in birtakım insanları

ne güzel adam şu Sait Faik, kemallettin tuğcu işlese trajediye dönüşecek öyküler onun kaleminden 'insanlık hali be işte!' diye çıkıyor. hem pek dalgacı bi adammış, kendiyle dalga geçiyor da, ben kendimle de dalga geçer buldum kendisini.

az çok okumuş Fahri yolculuk boyunca, aslında hayat yolculuğu boyunca, hep bir diğerinin kafasından geçenleri tahayyül etmeye çalışır durur. bilmişçe değil sevimlice hem ayağını da denk tutar bir biçimde, yinede ne haddime derken bile, içlenmesine sebeptir hep bir başkasının memleket özlemi, kendisinkini o başkasının özlemine eklemese olmaz, başkasının aşık olduğu kadını hayalini, tahayyül etmeye çalışmasa kendisininkiyle köşeden bucaktan bir dirsek teması kurmasa olmaz.

türkçe dersinin bir zorunluluğu olan sait faik'i alıp da kendi keyfimce okumayı lise günleri ile arama bunca mesafe koyduktan sonra başarabildim, fakat iyi etmişim. kendisini oku, özetle ve yabancı kelimeleri çıkar ödevleri dışında bir çerçeveden tanımak pek keyifli oldu benim için. orhan veli'ye de uzun süre böyle haksılzık etmişliğim vardır, ama şiir'in insanı daha bir kavrar halinden olsa gerek, o haksızlık kısa süreli bir burnu büyüklükten öteye geçmediydi.

medar-ı maişet motoru yasaklanmış ilk basıldığı zaman, tahmin ediyorum ki üstü alabildiğine örtük eşcinsel imalar, arada geçen 'tanrı varsa eğer...' gibi zındık laflar, ve cinsel dürtülerin 'iç ezilmesi' gibi oldukça naif ama tam da yerini bulan tarifi buna neden olmuş. sonra bir çeki düzen verip romanına ismini de değiştirip bir daha basmış sait faik, roman demeye de bin şahit ister kısa kısa öyküler epi topu, arada binbir gecenin masal içinde masalına benzer, bu sefer masal değilde öykü içinde öykü ...

velhasıl kelam sait faik süper adammış, hem süper olmayan bir insanın soyadı abasıyanık olabilir mi? bence olamaz abası yanmış yada yanma olasılığı olan bunuda kimliğinde ayan beyan eden biri süperdir.

Çarşamba, Ocak 09, 2008

rö pre dikşın

gaz yağından başım dönüyor yeni yetme reprödiksiyoncu olan ben deniz van gogh çalışırken üstümü başımı her bi tarafımı vang gogh mavisi yaptım, üstelik henüz astar atma aşamasındayken.
sadece astar atıp beklemem gerekirken fırçanın elimde balık gibi kıpraşmasına dayanamayıp kendimce böle hani vang gogh yapıyo ya fırça baskısı gibi, öyle bir takım açıklı koyulu darbelerle gökyüzünü resmin orjinalinden tamamen bağımsız bir oran orantı çerçevesinde vurgulamaya çalışırken şaşkın bakışlı öğretmenimiz 'sen bu resmin aslını yapmak istiyor musun?' diye uyarı tonu sezdiğim bir soru sordu, bende 'evet istiyorum' diye cevaplayınca biraz önceki fırçayla oynaşmalarımızın sonu badana darbeleriyle silme gece mavisi olan bir tual oldu.
fakat boyamak eğlenceli bişi, bir kaç duvar bulup canımız çektiğince boyayabilsek ya herkesin kendi duvarı olsa mesela gelip gidip orayı boyasa.
neyse ben anladım ki benim bu resim serüvenim re'den çok rö olacak.

Pazar, Aralık 16, 2007

hamlet beni affet

"niyetimizle kaderimiz öyle ters yönde koşar ki,
birbiri ardına yıkılır gider hayallerimiz"

bu sözleri oyun içinde oyun esnasında kral'a söyletiyor shakespeare kraliçe ettiği yeminler altında ezilmesin gerçeği görsün diye ve fakat inamıyor da inamıyor kraliçe "öyle deme canım ciğerim senden başkası namümkün bana" deyip de duruyor ...

shakespeare'in neredeyse tüm kadın karakterlerinde bir ahmaklık hakim bkz en sevilen karakterlerden biri olan ophelia, en kayda değer tarafı hamlet'in zekasını takdir etmiş olması onun dışında anasının babasının sözünden çıkamayan kim ne derse onu eden bi salak. nerdeyse bütün oyunlarında oyunu canlandırıp akıllıca laflar eden, kimi zaman alaycı, kimi zaman dramatik karakterlerin hemen hepsi erkek, kadınlara zekayı çok görmüş oyunlarında shakespeare efendi.

hamlet'se bir deli oğlan hele ki amcası krala "hiç. size yalnızca nasıl, kralların dilenci bağırsağında geziye çıkabileceğini göstermek istedim diyerek sonlandırdığı hepimiz toprağa gideceğiz ey ahmak kral eni sonu da kurtcuklara yem olacağız özetli tiradını atarken.

oyun içinde oyunu seyrederken ophelia oyunla hayli ilgili ve açıklayıcı davranan hamlet'in ustalığı ve zekasını över:
ophelia: zekanız çok keskin lord'um, çok keskin...
hamlet: beni köreltmek epey bir iniltiye mal olurdu sana

hem deli haliyle alaycı ve de pek içli bir karakter bu hamlet.

aslında daha ciddi bir inceleme üzerine bir muhayyile yaparım diye düşünerek başladığım bu yazı da hayli laubali bir seyir izledi ne diyelim affet beni hamlet bu kadarıylan idare et.

Salı, Aralık 11, 2007

ceci n'est pas une pipe


bazen rüyaların insanları birbirine bağladığına inanıyorum, aslında hiç böyle biri değilim bilenler bilir. biri bana böyle bişi anlatsa "aslında şimdi o öyle değil; kafan bik bik bik meselesiyle meşgul olduğundan böyle bi rüya görüyorsun" filan diye rasyo rasyo açıklamalar yaparım "hımm nvet" dierek dinleyen karşı tarafta beni can sıkıcılıkla suçlar. evet teori ve pratik uyuşmazlığının başladığı yer, cami imamının osurduğu cemaatinde baştan çıktığı nokta ...

her ne kadar sürekli ve daim olarak tırnak içerisinde mantık dediğimiz, kişinin kendisini koruması üzerinden dünyayı anlamaya çalışması ile muhatap olsakta, bir şekilde insanlık tarihi boyunca kalp ve beyin diye bir dikotomi yaratmışız. kaldı ki geçmişte hissi, duygusal tariflerin doğrudan kalpten, mantıklı argümanlarında beyinden kaynaklı olduğunu söyleyip durmuşuz şimdi tabi bir metafor olarak hayatımızda süregidiyor bu dikotomi.

neden? diye düşündüm. bir kaç da teori salladım bi taraflarımdan biraz freudyen sarkaçtan ... mantık kendini korumakla ilgiliyse kalp de her daim feda etmeyle ilgili kendini, onu bunu ... bu da bir nebze freud'un libidoyu ikiye bölmesini andırıyor biri ölüme yakın diğeri hayata (thanatos ve libido). tabi çok yuvarlak bir yorumla buraya ulaşmak mümkün... üzerinde biraz daha düşününce "o öyle değil kardeşim, libido dediğin rasyoyla herzaman kardeşcesine bir bağ kurmaz ki" denir "e öyle ama..." diye de devam edilebilir, ben şimdi etmiyorum siz evde çalışın bi ...

bu ilk zihinsel sıçramaydı, tahmin edin nerde yine bir toplu taşıma aracının cam kenarında ...
devam ederken; bir şekilde mistik olmaya ihtiyaç duyuyoruz dünyayı düzenlemek için bağ kurmak için. yoksa, şu gerçekle yaşamak çok kolay değil; "hepimiz kendi küçük kafeslerine kapatılmış internet ve televizyondan koptuğumuzda sudan çıkmış balığa dönecek olan mahkumlardan başka bişi değiliz" ama dün düşündüğün biri seni aradığında vay be diyorsun fizik ötesi bir kontak varolmalı. oysa sadece öğrenme ve hatırlama sürecinin bilişsel bir parçası ile karşıkarşıyayız ama gündelik hayatın içinde bu bilgi hiç de işime yaramıyor hayatımı daha güzel ve anlamlı hale getirmiyor, o fizik ötesi bağı varsaymak bir yudum vokta-limon kadar etkileyici olabiliyor.

rasyonel düşünce ve mistizmi üretme gücüne sahip nöronlarımız birini kalbin sorumluluğuna devrederek hissi duygusal tanımlarımıza da öteki muamelesi yapmamızı sağlıyor. ne haince değil mi? ve fakat dünya tarihinin temel stratejiside bu kendin yarat kendin ötekileştir ve en sonunda kendi ötekine inan.

herneyse bahsi geçen rüya:
bir kamptayım eski dostlar, kadim dostlar gülünüyor eğleniliyor sonra bir oyun başlıyor belki saklambaç olabilir belki de yakalamaç gibi, bilemiyorum tam olarak. ama benim dışımda bir oyun biri kaçıyor, ben oyunun bir parçası değilim ama onu yakalıyorum sadece eğlenceli olduğu için, aslında sadece yolunu kesiyorum. kapkara bir çarşafa sarılı, yüzü, gözü heryeri bu oyunu artık böyle mi oynuyorlar diye düşünüyorum, yüzünü açıyorum, tanıyorum. sadece sarılıyoruz. çok sıcak, çok şefkatli... sanki çok uzun sürüyor... bu sarılma ne zaman bitecek bilemiyorum, bitince ne olacak...

sadece bir pipodur belki de ...

Pazar, Aralık 09, 2007

magritte with orange


sabahtan beri yağmur var izmirde gözlerim dolu doluveriyor ... birde yeni bir arabesk parçayı daha winampta başköşeye yerleştirip loop'a aldım, muazzam zamir adlı biri de sanırım şahsım için ( hah üstüne bir de narsistik bozukluk) bahtsız zeynep die blues bi şarkı yapmış, yani değmeyin benim yaslı (yaşlı da olabilir bu) gönlüme.

magritte ile bir portakalı aynı kadraja yerleştirerek bir takım sür-reel fotoğraflar çektim çektiğim hiçbir fotoğrafi beğenmiyorum hep bişi eksik tatsız tutsuz.


magritte'in bir yumurtaya bakarak uçan bir kuşu resimlediği kendi otoportresine bakıp bakıp duruyorum, muhtemelen yaratıcılığına ilişkin bir gönderme yapmış bu portrede fakat ben kendime yordadığımda hayalperestliğime yapılan alaycı bir gönderme diye algılıyorum. en fazla bir omlet olacak yumurtanın hayali gibi...

Cuma, Aralık 07, 2007

ehe

şöyle bi bakayım dedim bloguna bir de ne göreyim yeni bir dizayn yapmışın. işte o an pişman oldum benim blogu sildiğime (ayrıca senin yazdıklarına da tabi) bir yolunu buldum geri döndüm. ne iyi ettim di mi?

neyse böyleyken böyle... dua ediyorum hala bak haberin olsun. bir de foto ekleyip kaçıyorum ben. görüşürüz nasıl olsa...



.

Pazartesi, Kasım 26, 2007

günerik üç

yağmur yağacak gibi, iyice griye çaldı hava herşeyde bi grilik var ağaçların yeşilinde, kahverengisinde, beyazda bulabildiği heryere konmuş gri gri...

kimse acıtabileceği birini acıtmamayı seçmiyor
anca bir başkasının öyküsünde tarihe geçiyoruz, bir başkasının tarihiyle tarihlenip birazda tahrip edilip ...
en can yakıcı sözcüğü bulup da söyleyene verilen bir madalya var bi yerlerde biliyorum ...

Cumartesi, Kasım 24, 2007

günerik ki

ümit besen ve cengiz kurtoğlu türkiyenin marvin gaye'i, otis redding'i, barry white ve hatta al green'idir. haliyle kibariye de türkiyenin tina turner'ıdır.

Perşembe, Kasım 01, 2007

günerik

şu kediler köpekler filan varya onların ne güzel bütün uzuvları yerle temas halinde böyle olunca elimi nereye koyayım gibi bir dertleri olmuyor, yani diyorum ki şu iki ayak üzerinde yürüme olayını iyice bi düşünseydik de omurgayı öyle dikleştirseydik.

bir de şöyle bişi var insanlar telefonda konuşurken bazı kelimelere garip bir vurgu katma eğilimindeler misal yüzyüze olsanız canım diyecek ve yanağından bi habbe alacakken, telefonda o canım canıııımmmmmmmmhh filan gibi bişiye dönüşüyo, eylem eksikliğini sözcüklerde yarattığımız deformasyonla mı kapatmaya çalışıyoruz ey insanoğlu?

söz eylemden eylemde sözden eksik kalmamalı, yoksa hem zihnimiz hem bedenimiz bozuluyo... yani ben kendisinden şahsen duymadım 'bozuluyorum abi şöyle böyle' diye ama hissediyorum bi bozuk aramız sanki.

Cuma, Ekim 19, 2007

of püf fff ...

yılın ilk ufak çaplı hastalığı ile karşı karşıyayım her zamanki gibi yeterince ciddiye almazsam gider mentalitesiyle hareket edecektim ki ... neyse olmadı çünkü boğazım haddinden fazla acıyo bi de öksürük eşlik ediyo, sık aralıklarla "öhö öhöm" gibi bişi yapmak zorunda kalıyorum, filmlerdeki "şş dikkatli olun" ünlemi gibi bişi oluyo. yani böyle adam akıllı bi öksürük bile değil ama böylesi daha fenaymış, sürekli kaşınıyo boğazım çok fena çok. iş bu sebeple bugün toplantıya gitmeyip evimde dinlenmeyi uygun gördüm.

metüst diyor ki; düşünmek insanın kendikendisiyle röportaj yapmasıdır, kendi aranda konuşma durumuna ne kadar benziyor değil mi? bu adamla genelde aynı fikirde oluyoruz ama benim için biraz yaşlı :)

zaman zaman hatta çoğu zaman of diyorum offfff ne ufak tefek minik minnacık, önemsiz meselelerle meşgulüm, meşgulüz, şöyle ulvi erdemli mühim bişiyle ilgilenmek ne iyi olurdu. bu aralar böyle bir önemsemezlik halindeyim, etrafımda olan biteni, gelip gideni gitmeyeni... böyle bir manasızlık bulutu içerisinden çeşitli aksiyonlar akıp gidiyor neyi neden yaptığıma dair hiç bi fikrim yok ya da "yapmasam nolur yapsaam nolur amaaaaan..." gibi bir haleti ruhiye...

garip bi rüya ile uyandım bugün, bizim eski apartmandaydım ve yukarı çıkıyordum merdivenleri çok garipti zaman zaman düz olan merdivenler en beklenmedik anda ya da en tehlikeli yerde döne döne inen merdivenlere dönüşüyordu, çıkarken kolaydı bi nebze ama inerken birden boşluklarla karşılaşmak filan mümkündü ortamın aydınlık olmadığını da belirtmeliyim. kendi dairemizi mi arıyordum başka birine mi gidicektim emin değilim ama yukarı doğru çıkarken burası şunların evi, burası bunların evi gibi şeyler düşünüyordum. bir süre sonra aşağı inmeye karar verdim nedenini hatırlamıyorum, fakat inmek çok zordu. merdivenler arasında öyle boşluklar vardı ki aşağı düşme ihtimali çok yüksekti, sonra kim olduğunu şimdi hatırlamadığım biri "niye yürüdünüz ki asansörle çıksaydınız" dedi. sonra apartmanda asansör olduğu için merdivenlerin böyle gelişigüzel yapıldığını anladım ( haa ondanmış bu diyerek). ve adamında yardımıyla asansörün olduğu yere geçtim ama bu da hayli zor ve tehlikeliydi aşağı düştüm düşücem gibi durumlar söz konusu oldu filan derken yanımda biri daha bitiverdi bu sefer yalnız omamaya başladım asansörün kapısına geldiğimde uyandım galiba.

neyse diyeceğim o ki her şey boş, başım bir hoş.

Çarşamba, Ekim 17, 2007

beni bu havalar mahvetti

havalar soğumaya başladı ve ben tekrar soğuktan ne kadar hoşlanmadığımı hatırladım. evet ben kalın giysilerin insanı değilim, kat kat giyinmelerin... lahanayı bile sevmem ( gerçi en son bi asya usulü salatasını yemiştim o güzeldi bak) üşümekten hoşlanmıyorum, burnumun ayaklarımın mütemadiyen ha üşüdüm ha üşücem pozisyonunda olmasından. ve şimdi kışın habercisi bu havalar benim havalar değil. bu minvalde küresel ısınmanın orta kuşağın ısı derecesini yükselticek olması ayaklarım gelecek üşümelerin sıkıntısını çekme alametleri gösterirken hiç dert değil.

Pazartesi, Ekim 08, 2007

şöyle bir atasözü var mı yoksa ben de bir ata sayarak kendimi gelecek kuşaklara bir öğüt vermek istiyorum, çocukla çocuk, büyükle büyük öküzle öküz olacaksın

Pazar, Ekim 07, 2007

aşk meşk ...

bugün yine kafa yorma gereksinimi duydum ah bilemezsiniz hepsini yazıya dökebilecekmiyim ama ne süper şeyler düşündüm bir kayıt cihazı olmalı zihnimde ... belki de hepsi yalan hiç bişi düşünmedim şimdi kafa buluyorum sevgili okuyucum dediğim okuyucuyla, yani ne idiğü belirsiz yaratığımla.

her neyse bugün yine güzel bir film izledim önce sinemeyla ilgili bir tanımlama zinciri başladı zihnimde, bir koru havalandı göğsümde, sonra aşka geldi mevzu, başladım ıncık cıncık ilerlemeye, her zamanki gibi dünyayı aşk kurtacak sonlu bir potpori, ama insanın gözleri sulanmıyor mu sulanıyor. jung geldi sonra aklıma, bu aşk meselesi de atalarımızdan bize aktarılan bişe olsa gerek, yani aşk olmasa ne bok yiyecektik bilemiyorum siz biliyor musunuz? aşksız bir film bir edebiyat, bir beste var mı? son 20 - 30 yılın bilim kurgularında dünyaya başka bir gezegenden gelmiş üstün varlıkların eksikliğini hissettikleri şey nedense aşktır. tamam dünya boktan bir yerdir, biz insanlar hayli salağızdır, savaşırız bin türlü pisliğe bulaşırız ama işte bir şekilde dünyayı hala güzel yapan ve kimbilir hangi gezegenin hijeninden dünyamıza düşmüş o varlıkta sırf bu aşk mereti yüzünden dünyayı sevilesi, mülteci olunası, yerleşilesi çoluk çocuğa karışılası bir yer olarak bulur. sonra dünya ki, genellikle o dünya denilen yer de abd sınırlarından oluşur, yok olma tehlikesiyle karşılaşır ki birden aşık bir çiftin sevgisi ilen dünya tüm kötülüklerden kurtulur güllük gülistanlık olur, hatta bu tehdit dünya dışı mistik yaratıklardan kaynaklı dahi olsa dahi sevginin aşkın gücü bizi kurtarır vıtr kırt...

yani bir türlü paçamızı sıyıramadığımız bir şey bu, tarif etmekte zorlanıyorum beylik laflar etme gönüllüsü de olmadığımdan mütevazi takılıp bir şey diyorum. farkında mısınız bilmem ama dine yakın bir tarifi var aşkın, kaldı ki pek çok din gönüllüsüde tanrıya olan aşklarıyla tariflemişler yaşam yollarını, illaki bir aşk var. dine yakın diyorum çünkü, bir bilinemezlik bir rasyo(ratio)dan uzaklaşma, bir tarifsizlik aşk. o yüzden hep mistizme daha yakın. biraz aptallaşmak gerek işte, toplama çıkarma yapıldığında olmuyor olamıyor.
yani diyeceğim o ki aşk olmasa ne yapacaktık biz insanoğlu, tanrıyı da öldürmüşken ihtiyacımız olan mistizmi aşktan başka ne karşılayabilirdi?

woody allen'ın love and death'inden bir alıntıyla bu gevezeliğe bir son verelim:

"Aşk, acı çekmektir. Acı çekmemek için insan aşık olmamalı. Ama aşık
olmadığın için de acı çekersin. Yani, aşık olmak acı çekmektir. Ama aşık olmamak da acı çekmektir. Acı, acı çekmektir. Aşık olunca mutlu olursun. Acı çekince mutlu olursun ama açı çekmek insanı mutsuz eder. Bu durumda, mutsuz olmak için insan sevmeli ya da acı çekmek için sevmeli ya da çok fazla mutluluktan acı çekmeli. "

Çarşamba, Ekim 03, 2007

bir vardım bir yoktum,
yinede başımıza gelen bütün bu şeyler dünyada olmamaktan daha mı iyi?

Cumartesi, Eylül 29, 2007

lakırdı

bir varmış bir yokmuş,
öyle varlığına bel bağlamayın ha bir baktınız yok olmuş, ama olmadığına da öylesi bir bel bağlamaya gelmez. zamanın birinde biri ilk sözcüğü söylemiş, sonra sonrasından emin değiliz, sözcük mü varetti olanı biteni, olan biten mi sözcükleri kimbilir. fakat bunlarla mı ilgilenmeliyiz? olup olmadığından tam olarak emin olmadığımız bir hikaye başlamış gitmiş. ve bir varıp bir gittiği o zaman diliminden kimilerinin zihninin bir köşesine ilişmiş, kah erkenden yatağa yerleştirilip daha çok uyku daha az hayatla ilişkili çocukların son göz aralığında kendine bir sahne bulmuş, ebeveynlerin dilinden dökülmüş. bir yer ki, renklerden bahsetmek mavi derken kırmızıyı, kırmızı derken siyahı mor derken van dyck kahverengisini gözler önüne getirebilirken, yukarısı derken aşağısını, aşağısı derken yan tarafı kast edebilirmiş. sahnesini ancak uyku öncesi aralanmış göz kapaklarında bulan bir yerden daha fazlasını beklemek tuhaflık olurdu zira.
garip tanışıklıklara sebep olduğu olurmuş:

-merhaba, yüz yıllık uykumdan uyandığımda karşımda görmek isteyeceğim ilk yüz değildiniz fakat madem karşımdasınız merhabalar size. en son hoşçakal denmişti bana.
-merhaba merhaba size de, üzgünüm beklentinizi karşılayamamaktan, fakat uyanacağınız haberi yıllardır dolaşıyor bu kentte, ilk gördüğünüz şey bir düş meyvesi olsun isterdim tatlı, sulu ve besleyici fakat bunu size ulaştırmak için burada bulunmalıydım.
- kabalığımı hoşgörün öyleyse, bir duvar görmediğim için duyacağım sevinci ertelemiş olmalıyım.

böylesi diyaloglarla karşılaşmak olasıydı bu yerin konaklayıcıları arasında. tuhaf nezaketler.

bir varsa iki kesin yoktu ve sıfır hep yakınlarda bir yerdeydi, gerçi aralarındaki anlaşmaya göre sıfır ve bir'in arası sonsuzdu lakin sonsuzluk görülebilir bir mutlu sondan daha iyisini vaadetmiyordu, olup olabileceği varılamayan bir mutsuzluk ve mutluluktan başka neydi ki?

öykümüze dönersek, dönebilecek miyiz?

Perşembe, Eylül 20, 2007

bir varmıymış yokmuymuş?

bir öykü anlatacakmışım da unutmuşum gibi, "bir varmış bir yokmuş" ... herşeyi biliyordum da hatırlamıyormuşum gibi ...

bir varmış bir yokmuş, şekeri fazla kaçmış bir kahvenin ardından uykusuzluk da yanı başında bitti bir varmış bir yokmuş ne şairane bir başlangıç, bir çocuğa söylenecek şey mi? "öyle güvenme her şeye varsa bile yok olucak".
bir varmış bir yokmuş uzak bir ülkede ne koysan bıraktığın yerde bulurmuşsun, şeytan hiç alıp götürmez dolayısıyla geri de getirmezmiş, şeytanla alışverişin olmadığı onun da kendi halinde takıldığı bir memleket imiş bu ülke. ama varmıymış yoksa yokmuymuş hep bir muamma, kaldı ki kendi vatandaşları dahi yaşayıp durdukları, suyunu içip ağaç gölgelerinden faydalandıkları bu memleketin varlığından ara ara kuşku duyar "lan yoksa!" diye kısa süreli bi panik yaşarlarmış. gerçi bu paniklerini yatıştıracak ya da "hah tamam varmış, boş yere kuşkuya düştüm" demelerine sebep vericek herhangi bir kanıt, ya da düşünme biçimi bulduklarından değil, şüphelerin ardı sıra gelen sakinlik hali tamamen kendiliğinden ve bir kaç saniyenin daha geçmesinden mütevellit gerçekleşirmiş.

konuyla ilgili sorular:
sizce bu ülke nerdeymiş?
sizce ne kadar uzaktaymış?
vatandaşı olmak istermisiniz istemez misiniz?

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

thousand of apologies

özür dileyerek başlamak istiyorum,
henüz bir dünya savaşına neden olmamış, herhangi bir kimyasal silahla toplu kıyımlara sebebiyet vermemişken nedir bu suçluluk varoluşuma sirayet etmiş. binlerce özür diliyorum sizden, bir yanlışım varsa arayın diyebileceğim numarada yine karşınıza ben çıkıp özürler dileyeceğim. kızgınım da üstelik sizlere fakat bunun içinde şimdiden özür diliyorum, kızgınım kendimi suçlu hissettirdiğiniz için.
beni sevdiğiniz için özür dilerim, layık olmayı beceremediğim için, beceremediğim tüm şeyler için özür dilerim. ankaradaki su kesintisi için özür dilerim, hala varolmaya devam ettiğim için, küçük hayallerim için ve büyük olanlar için... olması gerekenler olmadığı için, gündelik hayatın küçük hesaplarından kurtulamadığım için, beklediğim şeyler için ve beklemediklerim için... tekrarlar için yeni bir şey olmadığı için, bir türlü cesaret edemediğim şeyler için, ozon tabakası delindiği için, kutuplarda buzlar eridiği için tüm ertelemelerim için, tırnaklarımı yediğim için ve artık yemediğim için, sevdiğim tüm kediler için, öldürdüğüm böcekler için, boşa harcanmış zamanlarım için, halıdaki leke için, biten tuvalet kağıtları için, hala bir süper kahraman olamadığım için, inandığım yalanlar için ve inanmadıklarım için, tanımadığım yüzler için, unuttuğum isimler için, kafamda dönüp duran tümceler için, ezberlemeyi başaramadığım şiirler için, kahveyi şekersiz içtiğim için, dolapta çürüttüğüm sebzeler için, unuttuğum tüm öyküler için, sessizliğim için, sesli olduğum zamanlar için, hatırlamadığım rüyalar için hepsi ve hatırlamayı becerememekten dolayı tekrar özür dileyeceğim binlerce şey için binlerce özür diliyorum.